<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yazarlar arşivleri - Milli Nizam</title>
	<atom:link href="https://www.millinizam.com/yazarlar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/</link>
	<description>Adil Bir Dünya</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 May 2026 18:30:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>
	<item>
		<title>29 MAYIS İSTANBUL’UN FETHİ&#8217;NİN HUKUKİ VEÇHESİ</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/29-mayis-istanbulun-fethinin-hukuki-vechesi/43405/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/29-mayis-istanbulun-fethinin-hukuki-vechesi/43405/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Av. Ali Kaan Kılıçoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2026 18:30:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=43405</guid>

					<description><![CDATA[<p>29 Mayıs 1453, İstanbul&#8217;un Fethi ile yalnızca bir şehrin alınması değil; aynı zamanda yeni bir hukuk ve yönetim anlayışının da başlangıcı olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrasında kurduğu düzenle farklı din, dil ve milletlerden insanları bir arada yaşatacak bir sistemin temellerini atmıştır. Bu anlayışı yansıtan kıssa şu şekildedir: Fatih Sultan Mehmet Edirnekapı’dan İstanbul’a girerken aşırı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/29-mayis-istanbulun-fethinin-hukuki-vechesi/43405/">29 MAYIS İSTANBUL’UN FETHİ&#8217;NİN HUKUKİ VEÇHESİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>29 Mayıs 1453, İstanbul&#8217;un Fethi ile yalnızca bir şehrin alınması değil; aynı zamanda yeni bir<br />
hukuk ve yönetim anlayışının da başlangıcı olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrasında<br />
kurduğu düzenle farklı din, dil ve milletlerden insanları bir arada yaşatacak bir sistemin<br />
temellerini atmıştır.<br />
Bu anlayışı yansıtan kıssa şu şekildedir:<br />
Fatih Sultan Mehmet Edirnekapı’dan İstanbul’a girerken aşırı izdiham ve nümayişler yüzünden<br />
bir türlü ilerleyemez ve o kargaşa sırasında yeni Müslüman olan bir Rum gencine atın<br />
üzerindeyken Fatih’in dizi o gencin karın boşluğuna vurur. O genç Fatih’e bakar ve sanki bir özür<br />
bekler. Ama Fatih görmez, devam eder gider. Buna çok üzülen genç, konuyu bir şekilde<br />
Akşemseddin’e açar ve sitem eder: “Hani biz Fatih’i mütevazı diye anlattınız; ama bak bana<br />
vurdu ve özür bile dilemedi.<br />
”<br />
Konuyu geçiştirmeden Akşemseddin olayı ciddiye alır ve ilk cuma namazının kılınacağı güne<br />
kadar sabretmesini söyler. İlk cuma namazında hutbeyi Fatih Sultan Mehmet okur ve hocasını<br />
namazı kıldırması için rica eder. Akşemseddin, ilk rekâtta Fâtiha Suresi’ni okurken şöyle okur:<br />
“Elhamdülillahi Rabbil Müslimîn…<br />
”<br />
Tabii “Rabbil Âlemîn” olması gerekir. Fakat Akşemseddin bilerek ve iki defa bu şekilde okur.<br />
Üçüncüde düzeltir ve “Rabbil Âlemîn” diye okur. Namaz sonrası Fatih Sultan Mehmet bunun bir<br />
mesaj olduğunu anlar ve hocasına sebebini sorar.<br />
Akşemseddin şöyle cevap verir: “Sultanım, Allah sadece Müslümanların Rabbi olsaydı ‘Rabbil<br />
Müslimîn’ denirdi. Fakat Allah tüm yaratılmışların Rabbidir. Herkese ayrı ayrı ayırt etmeden<br />
rızkını verir. Siz de bundan sonra sadece Türklerin, sadece Müslümanların padişahı değil, tüm<br />
tebaanızdaki herkesin padişahısınız. Bir Rum gencine farkına varmadan diziniz değmiş ve<br />
üzülmüş. Bundan sonra bakış açınız bu şekilde olursa, tebaanız da sizde rahat ve huzur bulur.<br />
”<br />
Bu anlayışın temelinde, hocası Akşemseddin ile arasında geçen ve sıkça anlatılan kıssa yer alır.<br />
“Rabbil Müslimîn mi, Rabbil Âlemîn mi?” sorusu üzerinden verilen mesaj, yöneticinin sadece<br />
belli bir zümreye değil, idaresi altındaki herkesin hukukuna riayet etmekle yükümlü olduğunu<br />
ortaya koyar. Bu, modern anlamda eşitlik, hukukun kapsayıcılığı ve kamu otoritesinin<br />
sınırlandırılması gibi ilkelerin erken bir yansımasıdır.<br />
Fetih sonrasında hukuk alanında ortaya çıkan başlıca katkılar şunlardır:<br />
1. Hukukun Evrenselliği ve Tebaanın Korunması<br />
Fetihle birlikte İstanbul’da yaşayan gayrimüslim halkın can, mal ve inanç özgürlüğü güvence altına<br />
alınmıştır. Bu durum, o dönem için oldukça ileri bir anlayış olup, farklı toplulukların kendi hukuklarıyla<br />
yaşamalarına imkân tanımıştır. Osmanlı’daki millet sistemi, bu yaklaşımın kurumsallaşmış hâlidir.<br />
2. Kanunlaşma ve Merkezî Hukuk Düzeni<br />
Fatih Sultan Mehmet döneminde hazırlanan Fatih Kanunnamesi, örfî hukukun sistemli hâle getirilmesinde<br />
önemli bir adımdır. Bu kanunname, devlet teşkilatından kamu düzenine kadar pek çok alanda yazılı<br />
kurallar getirerek keyfî yönetimin önüne geçmeyi hedeflemiştir.<br />
3. Yargı Teşkilatının Güçlendirilmesi<br />
Kadıların yetki ve sorumlulukları belirginleştirilmiş, yargı mekanizması daha düzenli hâle getirilmiştir.<br />
Kadılar, yalnızca yöneticilere değil, gerektiğinde padişaha karşı da hukuku uygulayabilen bir konumda<br />
düşünülmüştür. Bu da hukukun üstünlüğü ilkesinin tarihsel köklerine işaret eder.<br />
4. Vakıf Hukuku ve Sosyal Adalet<br />
Fetih sonrasında kurulan vakıflar, eğitimden sağlığa, şehircilikten sosyal yardıma kadar birçok alanda<br />
hizmet vermiştir. Vakıf sistemi, sosyal devlet anlayışının erken bir örneği olarak hukuki bir zemine<br />
oturtulmuştur.<br />
5. Şehir Hukuku ve Mülkiyet Düzeni<br />
İstanbul’un yeniden imarı sırasında mülkiyet hakları düzenlenmiş, iskân politikaları hukuki çerçeveye<br />
bağlanmıştır. Bu süreçte hem eski sakinlerin hakları korunmuş hem de yeni yerleşim teşvik edilmiştir.<br />
Tüm bu gelişmeler, 29 Mayıs’ın sadece askeri bir başarı olmadığını; aynı zamanda adalet, hukuk ve birlikte<br />
yaşama kültürünün kurumsallaştığı bir milat olduğunu göstermektedir.<br />
Bugün bu tarihi anarken, fetihle birlikte ortaya konan en önemli mirasın, farklılıkları dışlamayan; aksine<br />
onları hukuk çatısı altında koruyan bir anlayış olduğunu görmek gerekir. 29 Mayıs, bizlere güçlü olanın<br />
değil, haklı olanın korunması gerektiğini hatırlatan tarihsel bir ders niteliğindedir.<br />
Yüce Allah istifade edenlerden eylesin.</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/29-mayis-istanbulun-fethinin-hukuki-vechesi/43405/">29 MAYIS İSTANBUL’UN FETHİ&#8217;NİN HUKUKİ VEÇHESİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/29-mayis-istanbulun-fethinin-hukuki-vechesi/43405/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanlık Neden katliamlara Hep Geç Kalıyor?</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/insanlik-neden-katliamlara-hep-gec-kaliyor/43290/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/insanlik-neden-katliamlara-hep-gec-kaliyor/43290/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Karakaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2026 08:02:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=43290</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 1974 yılında Marina Abramović tarafından gerçekleştirilen “Rhythm 0” performansı, aslında insan doğasının karanlık tarafına tutulmuş ürpertici bir aynaydı. Altı saat boyunca hareketsiz duran sanatçı, insanların önüne bir masa dolusu nesne bıraktı: gül de vardı, jilet de… Sevgi göstermek için kullanılacak araçlar da vardı, ölüm getirecek olanlar da… Ve insanlara şu cümleyi söyledi: “Ben bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/insanlik-neden-katliamlara-hep-gec-kaliyor/43290/">İnsanlık Neden katliamlara Hep Geç Kalıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>1974 yılında Marina Abramović tarafından gerçekleştirilen “Rhythm 0” performansı, aslında insan doğasının karanlık tarafına tutulmuş ürpertici bir aynaydı.</p>
<p>Altı saat boyunca hareketsiz duran sanatçı, insanların önüne bir masa dolusu nesne bıraktı: gül de vardı, jilet de…</p>
<p>Sevgi göstermek için kullanılacak araçlar da vardı, ölüm getirecek olanlar da…</p>
<p>Ve insanlara şu cümleyi söyledi: “Ben bir nesneyim.<br />
Sorumluluk bana değil, size ait.”<br />
Başlangıçta insanlar çekingen davrandı.<br />
Bir çiçek uzatan oldu, yanağını okşayan oldu.</p>
<p>Fakat zaman ilerledikçe kalabalığın içindeki karanlık büyümeye başladı.</p>
<p>Önce küçük incitmeler geldi, sonra aşağılamalar…</p>
<p>Ardından şiddet.</p>
<p>İnsanlar sanatçının bedenini kesmeye, canını yakmaya, hatta başına silah dayamaya kadar ilerledi.</p>
<p>Çünkü kötülük, sessizlikten cesaret alır.</p>
<p>Tepki görmeyen zulüm, kendisini haklı sanmaya başlar.</p>
<p>İnsanlık tarihi de bunun örnekleriyle doludur.</p>
<p>1974’te Kıbrıs’ta Rum çetelerinin Kıbrıs Türklerine yönelik katliamlarında da dünya uzun süre sessiz kaldı.</p>
<p>Köyler yakıldı, masum siviller öldürüldü, çocukların çığlıkları uluslararası diplomasi masalarının soğuk cümleleri arasında kayboldu.</p>
<p>Sessizlik, zalimin eline verilmiş görünmez bir silahtı.</p>
<p>Hocalı katliamına sessiz kalanlar asıl katillerdi!<br />
1992’de Hocalı’da insanlar yalnızca öldürülmedi; insanlığın vicdanı da parçalandı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar…</p>
<p>Karla kaplı yolların üzerine bırakılmış cansız bedenler, dünyanın suskunluğunu haykırıyordu.</p>
<p>Fakat yine aynı şey oldu: İnsanlık, ekran başında birkaç dakika üzüldü ve sonra hayatına devam etti.</p>
<p>1993’te Bosnian Genocide sırasında Bosna’da yaşananlar ise Avrupa’nın ortasında insanlığın nasıl körleşebileceğini gösterdi.</p>
<p>Srebrenica yalnızca bir katliam değildi; dünyanın suskunluğunun mezar taşına dönüşmesiydi.</p>
<p>Birleşmiş Milletler’in gölgesinde insanlar öldürüldü.</p>
<p>Bir leşmiş milletler sustu insanlar sustu!<br />
Çünkü zalimler, çoğu zaman silahtan önce sessizliği kullanır.</p>
<p>Haksızlık, ilk doğduğu anda küçüktür.</p>
<p>Bir tokat kadar küçük… Bir hakaret kadar sıradan…</p>
<p>Bir ayrımcılık cümlesi kadar önemsiz görünür.</p>
<p>Ama karşısında vicdanlı bir ses yükselmezse büyür.</p>
<p>Önce normalleşir, sonra sistemleşir, en sonunda ise katliama dönüşür.</p>
<p>İnsanlığın en büyük trajedilerinden biri de budur: İnsanlar kötülüğe bir anda dönüşmez.</p>
<p>Kötülüğe alışırlar.<br />
Bugün geçmişteki katliamları konuşurken çoğu failin kendisini savunmak için türlü bahanelere sığındığını görüyoruz. “Emir aldım” diyenler, “şartlar öyleydi” diye konuşanlar, “biz de mağdurduk” diyerek suçunu perdelemeye çalışanlar…</p>
<p>Çünkü insan, işlediği suçun ağırlığıyla yaşamamak için önce vicdanını susturur.</p>
<p>Ardından gerçeği eğip bükmeye başlar.</p>
<p>Suçluluk psikolojisi, çoğu zaman en yüksek sesle bağıran savunmaları üretir.</p>
<p>Oysa tarih şunu defalarca kanıtladı: Sessizlik tarafsızlık değildir.</p>
<p>Sessizlik, çoğu zaman zalimin yanında durmaktır.</p>
<p>Bir toplum, haksızlığa yalnızca kendisine dokunduğunda tepki veriyorsa, aslında kendi gelecekteki acısına zemin hazırlıyordur.</p>
<p>Çünkü ateş, uzağımızdaki bir evde yanarken alkışlayanlar, rüzgâr değiştiğinde kendi çatılarının da tutuşacağını unutur.</p>
<p>Rhythm 0 deneyinin en korkutucu tarafı, insanların içindeki kötülüğü göstermesi değildi.</p>
<p>En korkutucu tarafı, kötülüğün insanların gözleri önünde yavaş yavaş sıradanlaşmasıydı.</p>
<p>Ve insanlık hâlâ aynı sınavın içinde duruyor.</p>
<p>Bugün Gazze’de insanlar ölürken dünya yine sessizlik ve huzur içinde uyuyor.</p>
<p>Amerika İran’da 160 masum çocuğu bir okulda katlederken dünya sessizce izledi Gazze’de 75 binden fazla insan katledildi.</p>
<p>Dünya yine sessiz.<br />
Dünyanın sonunu bu sessizlik getirecek.</p>
<p>Sessizliğin Beslediği Katliamlar.<br />
Kötülük Sessizlikten Güç Alır.<br />
Bir İnsan Sustukça Zulüm Büyür.<br />
Sessiz Kalanların Çağı<br />
Vicdan Sustukça Kan Konuşur.<br />
Tepkisizliğin Katlettiği İnsanlık.<br />
Önce Sessizlik Öldürür.<br />
Rhythm 0’dan Bosna’ya: İnsanlığın Karanlık Yüzü<br />
Katliamlar Bir Günde Başlamaz<br />
Normalleşen Kötülüğün Anatomisi<br />
Bir Çiçekten Bir Silaha: İnsanlığın Çöküşü<br />
Zulmün En Büyük Ortağı Sessizliktir.<br />
İnsanlık Neden Hep Geç Kalıyor?<br />
Sessizlik: Tarihin En Kanlı Suç Ortaklığı<br />
Kötülüğün Sıradanlaştığı An.</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/insanlik-neden-katliamlara-hep-gec-kaliyor/43290/">İnsanlık Neden katliamlara Hep Geç Kalıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/insanlik-neden-katliamlara-hep-gec-kaliyor/43290/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sessiz çığlık:  ‘Gençlerimiz’</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/sessiz-ciglik-genclerimiz/42785/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/sessiz-ciglik-genclerimiz/42785/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Av. Ali Kaan Kılıçoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Apr 2026 11:04:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=42785</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan acı olaylar neticesinde millet olarak asıl üzerinde durmamız gereken meselenin ne ekonomi ne siyaset ne de başka bir husus olduğu, asıl meselenin gençlerimiz olduğunun farkına varmamız gerektiğini inşaallah anlamışızdır. Yaşanan olaylar bize diyor ki; mefkuresiz,davasız,maneviyatsız,ülküsüz yetişen nesillerin bulunduğu toplumlar dünya zenginliğine sahip dahi olsalar yok olmaya mahkumdur.Mekke’yi fetheden ordunun başında bulunan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/sessiz-ciglik-genclerimiz/42785/">Sessiz çığlık:  ‘Gençlerimiz’</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan acı olaylar neticesinde millet olarak asıl üzerinde durmamız gereken meselenin ne ekonomi ne siyaset ne de başka bir husus olduğu, asıl meselenin gençlerimiz olduğunun farkına varmamız gerektiğini inşaallah anlamışızdır.</p>
<p>Yaşanan olaylar bize diyor ki; mefkuresiz,davasız,maneviyatsız,ülküsüz yetişen nesillerin bulunduğu toplumlar dünya zenginliğine sahip dahi olsalar yok olmaya mahkumdur.Mekke’yi fetheden ordunun başında bulunan Peygamber Efendimiz’in(s.a.v), yavrusunu emziren köpeği rahatsız etmemek için ordunun yönünü değiştirmesine vesile olan mefkuresini anlayan bir milletin evlatları, aynı sırada okuduğu,ilim tahsil ettiği arkadaşlarını sebepsiz yere katledecek noktaya geldiyse eğer bu mesele artık herkesin meselesi demektir.’Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum’ kelamından yola çıkarak ilimden önce irfanın öğretildiği kadim anadolu geleneğinden uzaklaştığımız günden itibaren ne biz kaldık ne de bize benzeyen şeyler. Arif Nihat ASYA’nın ‘Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu, Ne olduysa hep bize azar azar oldu’ sözlerinin tecellesini bugün maalesef yaşamaktayız.Üniversite sayılarını arttırarak gençlerin okumasının önü açıldı fakat gençlerimizin ahlak ve maneviyattan uzaklaşması engellenemedi daha doğrusu gençlerimize ahlak ve maneviyat öncelikli bir eğitim metodu getirilemedi.Yeni müfredatlar yapıldı, bakanlar değişti, eğitim yılları yeniden ele alındı fakat işin künhüne varılmadı. ‘Hayatta iki şeyin millisini sevmedim’ derdi rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, bizde bu söze üçüncüyü ekleyerek milli eğitim deme cüretkarlığını gösterirdik dost meclislerinde, ne kadar haklı bir cüretkarlık olduğunu içi boşalan,maneviyatsız,maddenin tahakkümü altında nesil yetiştiren sistem bize göstermiş oldu.</p>
<p>Okullarda okuma yazma eğitimden ziyade ilk olarak aileye,arkadaş çevresine, muallimlerine,komşularına,toplumda karşılaşacakları kişilere karşı davranış usulleri öğretilmeli akabinde yaratılmış olan her ne varsa insan-varlık ilişkisi ekseninde eşya bilgisi talim edilmeli bu hususun ardından eşref-i mahlukat olan insanın yaradılış gayesi anlatılmalıdır. Osmanlı’da bugün ki Milli Eğitim Bakanlığının ismi Maarif Nezaretiydi.Marifet sözcüğünün çoğulu olan maarif, zamanla eğitim sistemi ve tahsil ile kazanılan irfanı ifade etmek için kullanılmaktaydı.Marifet bir çok anlama gelmekle birlikte birşeyi derinlenmesine bilmek,tanımak ve kavramak manasına gelmektedir.Bu bilgiye sahip olana da ‘arif’ denir. İşte ecdadımız bu ariflerin yetiştiği mekteplerin bakanlığına maarif nezareti diyerek olayın ehemmiyetini bize göstermiştir.Günümüz şartlarında ele alınması gereken birçok mesele vardır fakat en önemlisi eğitim ve gençlerimizin yetişme meselesidir.Devlet,hükümet,millet ekseninde bu hale bir çare bulunmazsa eğer Üstad Kadir Mısıroğlu’nun ‘Mefkuresiz milletler atıl kalarak dağılıp mahvolmaya mahkumdurlar’  veciz sözüyle karşı karşıya kalacağımız çok açıktır. Yüce Allah ecdadımızın hatırına asli hüviyetimize irca eylesin.Bu rücunun gerçekleşme yolunda bizlere gayret ve tevfik nasip etsin.</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/sessiz-ciglik-genclerimiz/42785/">Sessiz çığlık:  ‘Gençlerimiz’</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/sessiz-ciglik-genclerimiz/42785/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Drina’nın Sessiz Tanıklığı: 3 Bin Gül, 3 Bin Hayat</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/drinanin-sessiz-tanikligi-3-bin-gul-3-bin-hayat/42526/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/drinanin-sessiz-tanikligi-3-bin-gul-3-bin-hayat/42526/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Karakaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 08:10:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=42526</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarih bazen susar… Ama bazı nehirler konuşur. &#160; Drina Nehri işte onlardan biridir. Bosna Hersek’in doğusunda yer alan Vişegrad, sadece coğrafi bir nokta değil; hafızanın, acının ve insanlık sınavının en ağır yaşandığı yerlerden biri. 1992–1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı sırasında burada yaklaşık 3 bin insan katledildi. Ve o insanların çoğu, son yolculuklarına Drina’nın soğuk [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/drinanin-sessiz-tanikligi-3-bin-gul-3-bin-hayat/42526/">Drina’nın Sessiz Tanıklığı: 3 Bin Gül, 3 Bin Hayat</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih bazen susar… Ama bazı nehirler konuşur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Drina Nehri işte onlardan biridir.</p>
<p>Bosna Hersek’in doğusunda yer alan Vişegrad, sadece coğrafi bir nokta değil; hafızanın, acının ve insanlık sınavının en ağır yaşandığı yerlerden biri. 1992–1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı sırasında burada yaklaşık 3 bin insan katledildi. Ve o insanların çoğu, son yolculuklarına Drina’nın soğuk sularında uğurlandı.<br />
Her yıl olduğu gibi, katliamın yıl dönümünde bir araya gelen aileler ve vicdan sahibi insanlar, tarihi Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü üzerinden nehre güller bırakıyor.<br />
“3 bin hayat için 3 bin gül”…<br />
Bu sadece bir anma değil; bu, unutmaya karşı verilen sessiz bir direniş.<br />
Bu köprü, yalnızca bir mimari eser değildir. Bosna Hersek’in Vişegrad kentinde yer alan ve tüm ihtişamıyla ayakta duran “Drina Köprüsü”, 1571–1577 yılları arasında Mimar Sinan tarafından, Sokullu Mehmed Paşa adına inşa edilmiştir. Yüzyıllar boyunca nice medeniyete, geçişe ve hatıraya tanıklık eden bu köprü; bugün artık sadece tarih değil, aynı zamanda büyük bir acının sembolüdür.<br />
Güller suya düşerken, aslında bir milletin hafızası yeniden canlanıyor. Her bir gül, bir isim… Her bir dalga, yarım kalmış bir hayatın hikâyesi.</p>
<p>Bosna Savaşı sırasında Vişegrad’da, Drina Nehri üzerinde yaşanan bir başka olay, savaşın en sarsıcı insan hikâyelerinden biri olarak anlatılır.<br />
Hasena Kasapović, Sırp milisler tarafından köprüde yakalanır ve boğazı kesilerek nehre atılır.<br />
Ancak aldığı yara ölümcül değildir ve nehrin sığ bir noktasında hayatta kalmayı başarır. Büyük bir çabayla kıyıya ulaşmaya çalışırken fark edilir.<br />
Ne yazık ki ikinci kez yakalanır; tekrar boğazı kesilir ve yeniden Drina Nehri’ne atılır.<br />
Bu olay, savaş sırasında sivillere yönelik vahşetin ve insanlık dışı uygulamaların simgelerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır.<br />
Bu hikâye, Bosna Savaşı’nda yaşanan trajedilerin ve bireysel acıların ne kadar derin ve sarsıcı olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir.</p>
<p>Bu sadece bir cinayet değil; bu, insanlığın hafızasına kazınmış karanlık bir döngüdür.</p>
<p>Drina Nehri, belki de dünyanın en ağır yükünü taşıyor:<br />
Sessiz çığlıkları…<br />
Bugün hâlâ kayıp olan yüzlerce insan var. Toprağa verilemeyen bedenler, kapanmayan yaralar, dinmeyen gözyaşları… Ama buna rağmen adalet arayışı sürüyor. Çünkü unutmak, ikinci bir ölüm demektir.<br />
Bu yüzden Vişegrad’da atılan her gül, aslında bir söz veriyor:<br />
“Sizi unutmayacağız.”<br />
Ve belki de en çok bu yüzden, Drina hâlâ akıyor…</p>
<p>Ama hiçbir zaman eskisi gibi değil.</p>
<p>Drina’nın Sesi<br />
Drina Konuşmaz!<br />
Drina susmaz!<br />
Sadece insanlar duymamayı seçer bazen.<br />
Drinadan kuşlar su içmez!<br />
Drina Nehri ağır ağır akar,<br />
ama su değil taşıdığı;<br />
isimlerdir…<br />
yarım kalmış dualardır…<br />
ve bir daha söylenemeyen son sözlerdir.<br />
Vişegrad’da akşam erken iner,<br />
çünkü güneş bile utanır bazı hatıralardan.<br />
Köprünün taşları konuşur geceleri,<br />
ama duyan yoktur…<br />
çünkü bazı gerçekler, kalbe ağır gelir&#8230;<br />
Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü yüzyıllar boyu insanları birbirine bağladı, ama bir gün…<br />
insanı insandan koparan bir uçuruma dönüştü.<br />
Bir gül düşer suya…<br />
sonra bir tane daha…<br />
ve sonra binlerce…<br />
Her biri bir hayat,<br />
her biri bir “anne”…<br />
bir “baba”…<br />
bir “çocuk” diye yankılanır dalgalarda.<br />
“Unutmayın bizi…” der gibi, ama sesleri suyun altında boğulur.<br />
Ve bir kadın…<br />
iki kez ölümü tadan bir can…<br />
Hasena Kasapović<br />
boğazında yarım kalan bir hayatla<br />
akıntıya bırakılır.<br />
Su onu alır,<br />
ama kader geri verir bir anlığına…<br />
Sonra insan,<br />
bir kez daha yenilir kendine.<br />
Ve Drina…<br />
o gün biraz daha ağır akar.<br />
Ey zaman…<br />
sen gerçekten geçiyor musun?<br />
Yoksa sadece acıyı derinlere mi gömüyorsun?<br />
Bugün hâlâ bazı mezarlar eksik, başlar kesik!<br />
bazı anneler hâlâ bekliyor kapıda,<br />
bazı isimler sadece bir gülden ibaret.<br />
Ama bil ki Drina,<br />
unutmaz hiçbirini…<br />
Her damlasında bir hatıra saklar,<br />
her kıvrımında bir çığlık taşır.<br />
Ölüsünü mezara bırakır!<br />
Ve biz…<br />
her gül attığımızda suya<br />
aslında söz veririz:<br />
“Sizi unutursak,<br />
biz de insan değiliz.”<br />
Drina akıyor…<br />
ama artık su değil bu<br />
bu, hatıradır.<br />
bu, vicdandır.<br />
bu, insanlığın sınavıdır.</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/drinanin-sessiz-tanikligi-3-bin-gul-3-bin-hayat/42526/">Drina’nın Sessiz Tanıklığı: 3 Bin Gül, 3 Bin Hayat</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/drinanin-sessiz-tanikligi-3-bin-gul-3-bin-hayat/42526/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih uygar olma değil, insan olma eksikliğini yazacak!</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/tarih-uygar-olma-degil-insan-olma-eksikligini-yazacak/42413/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/tarih-uygar-olma-degil-insan-olma-eksikligini-yazacak/42413/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdussamed Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 08:00:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussamed Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Belçika]]></category>
		<category><![CDATA[Etiyopya]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=42413</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hani Anadolu&#8217;da bir tabir vardır ya tok, açın halinden anlamaz ama dünya artık öyle bir hale geldi ki, tok olan sadece anlamamakla kalmıyor, açlığı ve sefaleti de görmezden geliyor. Bir yanda sofralar taşıyor, öbür yanda bir lokma ekmeğe, temiz suya hasret çocuklar var. Biz zeytini dalından koparınca şükrederiz, eve gelen misafirle ekmeği bölüşünce bereket artar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/tarih-uygar-olma-degil-insan-olma-eksikligini-yazacak/42413/">Tarih uygar olma değil, insan olma eksikliğini yazacak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hani Anadolu&#8217;da bir tabir vardır ya tok, açın halinden anlamaz ama dünya artık öyle bir hale geldi ki, tok olan sadece anlamamakla kalmıyor, açlığı ve sefaleti de görmezden geliyor. Bir yanda sofralar taşıyor, öbür yanda bir lokma ekmeğe, temiz suya hasret çocuklar var. Biz zeytini dalından koparınca şükrederiz, eve gelen misafirle ekmeği bölüşünce bereket artar deriz ama koca dünya paylaşmayı unutmuş gibi. Batılı devletlerin Afrika ile kurduğu ilişki hiçbir zaman yardım ya da kalkınma üzerine olmadı. Bu ilişki başından beri sömürü, tahakküm ve kontrol üzerine kuruldu. Afrika, yüzyıllar boyunca yalnızca yeraltı zenginlikleriyle değil insan emeğiyle, alın teriyle ve canıyla Batı’nın refahını finanse etti.</p>
<p>Bugün Afrika’nın yoksulluğu, geri kalmışlığı ya da istikrarsızlığı konuşulurken, bu tablonun arkasındaki tarih bilinçli olarak görmezden geliniyor. Oysa Afrika fakir değildir, bilinçli olarak fakirleştirilmiştir. Batı kendini uygar, Afrika gibi ülkeleri de ilkel ilan etti. Bu ilan, yapılan her zulmü meşrulaştıran bir kılıf işlevi gördü. Yani demem o ki batı dediğimiz memleketler hiçbir zaman gerçekten modern ve medeni olmadı. Yeraltı zenginlikleri alındı, topraklar paylaşıldı, geriye açlık, iç savaş ve bağımlılık bırakıldı. Sonra da bu tabloyu geri kalmışlık diye dünyaya pazarladılar.</p>
<p>19.yüzyılın sonunda Belçika Kralı II. Leopold’un Kongo’yu şahsi mülkü olarak ilan etmesi, bu zihniyetin en çıplak örneklerinden biridir. Kauçuk üretimi için milyonlarca insan köle gibi çalıştırıldı. Günlük kotayı dolduramayanların elleri kesildi, aileleri rehin alındı, köyler yakıldı. Resmi kayıtlara göre yaklaşık on milyon insan hayatını kaybetti. Bu bir iç savaş değil, bir kıtlık değil; organize bir vahşetti.</p>
<p>Fransa’nın Afrika’daki varlığı da benzer bir karanlıkla doludur. Cezayir’de 132 yıl süren sömürge yönetimi, yalnızca toprağı değil, bir halkın kimliğini hedef aldı. Dil yasaklandı, kültür bastırıldı, direnenler toplu infazlarla susturuldu. 1954 ve 1962 yılları arasındaki bağımsızlık mücadelesinde milyonlarca insan yaşamını yitirdi. Bugün Fransa, geçmişle yüzleşmek yerine Afrika ülkelerini CFA Frangı sistemiyle ekonomik olarak kendine bağlı tutmaya devam ediyor. Sömürge valileri gitmiş olabilir, ama sömürge düzeni hala ayakta.</p>
<p>İngiltere, imparatorluk döneminde Afrika’yı masa başında cetvelle böldü. Etnik yapılar, tarihsel bağlar, toplumsal dengeler hiç dikkate alınmadı. Kenya’daki Mau Mau isyanında binlerce insan toplama kamplarında işkence gördü. Açlık, zorla çalıştırma ve baskı, medeniyet götürme söylemiyle gizlendi. Bugün Afrika’daki birçok iç savaşın ve etnik çatışmanın temelinde, İngilizlerin çizdiği yapay sınırlar yatıyor.</p>
<p>İtalya ise Libya’da ve Etiyopya’da faşist Mussolini döneminde toplama kampları kurdu. Binlerce insan açlığa, hastalığa ve zorla yerinden edilmeye mahkûm edildi. Etiyopya’da kimyasal silah kullanıldı. Batı’nın uygar olarak tanımladığı devletler, Afrika’da insanlık tarihinin en ağır suçlarından bazılarını işledi. Bugün bu tarih konuşulmuyor. Çünkü geçmiş hatırlanırsa, bugünkü düzen sorgulanır. Bunun yerine insanlığı düşünüyoruz başlığıyla yeni projeler servis ediliyor.</p>
<p>Resmi verilere göre dünya üzerinde her 10 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. Şimdi burada sorulması gereken soru, dünya üzerinde bu kadar açlık ve temel gıda erişimine bile ulaşmak zor iken hangi uzaydan, hangi iklim krizinden yada hangi küresel pandemiden bahsediyorsun demezler mi? Sözde insanlığı düşünüyoruz başlığı ile yapılan icraatlardan &#8220;güneşi karartma, inekleri yok etme, beyne çip yerleştirme, yapay et yada yapay anne sütü vs. bu şekilde uzayıp gidiyor. Peki bunlardan hangisi insanların yararına oturup bir sorgulamak lazım. Sen bu projelere milyar dolarlar harcayaksın ama Afrika&#8217;nın her hangi bir ülkesindeki yada Yemendeki çocuğun açlıktan ölmesine mani olamayacaksın, ama insanlık yararına diyeceksin, peki hangi insanlığın yararına?</p>
<p>Marsta su arayabiliyorsun ama Afrikaya su götüremiyorsun ne büyük bir tezatlık değil mi? Afrika kıtasını sömürge haline getirenler ve o insanları bu tür bir yaşama mahkum edenler medeni denilen batı insanı. Küreselciler insanlığa faydalı olmak için değil Kendi tasarladıkları ve ismine yeni dünya düzeni adını verdikleri sistemi hayata geçirmek için mücadele ediyorlar ve başarana kadar da durmayacaklar. Bu sistemde insan, değerli olduğu için değil yönetilebilir olduğu sürece önemlidir. Açlık ise bir sorun değil, baskı aracıdır. Yoksulluk bir talihsizlik değil, bir kontrol mekanizmasıdır. Ama şunu hiç bir zaman unutmamak lazım ki tarih uygar olma değil, insan olma eksikliğini yazacak.</p>


<p class="wp-block-paragraph"></p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/tarih-uygar-olma-degil-insan-olma-eksikligini-yazacak/42413/">Tarih uygar olma değil, insan olma eksikliğini yazacak!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/tarih-uygar-olma-degil-insan-olma-eksikligini-yazacak/42413/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki Köprü, Tek Hafıza: Taşın Üzerine Yazılan Acı ve Direniş</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/iki-kopru-tek-hafiza-tasin-uzerine-yazilan-aci-ve-direnis/42417/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/iki-kopru-tek-hafiza-tasin-uzerine-yazilan-aci-ve-direnis/42417/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Karakaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2026 13:36:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=42417</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Tarih bazen kitaplarda değil, taşın suskunluğunda saklıdır. Bazen bir köprü, sadece iki yakayı değil; geçmiş ile bugünü, acı ile umudu, yıkım ile dirilişi birbirine bağlar. Bosna Hersek’in kalbinde yükselen iki kadim eser; Mostar Köprüsü ve Konjic Köprüsü, işte tam da böyle iki sessiz tanıktır. Biri Neretva Nehri’nin üzerinde zarif bir hilal gibi yükselen Mostar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/iki-kopru-tek-hafiza-tasin-uzerine-yazilan-aci-ve-direnis/42417/">İki Köprü, Tek Hafıza: Taşın Üzerine Yazılan Acı ve Direniş</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Tarih bazen kitaplarda değil, taşın suskunluğunda saklıdır.</p>
<p>Bazen bir köprü, sadece iki yakayı değil; geçmiş ile bugünü, acı ile umudu, yıkım ile dirilişi birbirine bağlar.<br />
Bosna Hersek’in kalbinde yükselen iki kadim eser; Mostar Köprüsü ve Konjic Köprüsü, işte tam da böyle iki sessiz tanıktır.<br />
Biri Neretva Nehri’nin üzerinde zarif bir hilal gibi yükselen Mostar Köprüsü…<br />
Diğeri aynı nehrin zümrüt sularında, Konjic şehrinde vakur bir şekilde duran Konjic Köprüsü…<br />
İkisi de Osmanlı’nın estetik anlayışını, medeniyet köprüsü olma iddiasını taşır.<br />
Ve ne acıdır ki, ikisi de farklı zamanlarda ama aynı kaderi yaşamıştır: yıkım.<br />
Mostar Köprüsü, Bosna Savaşı sırasında gözler önünde yıkıldı.<br />
Sadece taşlar değil, bir halkın hafızası, birlikte yaşama kültürü de hedef alındı.<br />
O yıllarda Saraybosna Kuşatması devam ederken, Bosna’nın dört bir yanında acı hüküm sürüyordu.<br />
Sırplar Saraybosna’da Hırvatlar Mostar çevresinde yıkımlar ve katliamlar yapıyordu.</p>
<p>Ahmiçi Köyü’nde yaşanan katliam, insanlığın utanç sayfalarına kazınırken; Mostar ve çevresinde de yıkım ve gözyaşı eksik olmuyordu.</p>
<p>Ancak Mostar Köprüsü’nün yaşadığı kader, aslında yıllar önce Konjic’te bir başka köprüye uğramıştı.</p>
<p>Konjic Köprüsü, II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, 3 Mart 1945’te geri çekilen Alman birliklerinin bombardımanıyla ağır hasar aldı.</p>
<p>Bir medeniyetin zarafeti, savaşın acımasızlığı karşısında bir kez daha yıkılmıştı.<br />
Yerine yapılan geçici ve ruhsuz yapılar, o köprünün tarihini ve estetiğini uzun yıllar gölgeledi.</p>
<p>Ama tarih sadece yıkımlardan ibaret değildir.<br />
Aynı zamanda yeniden ayağa kalkışların da hikâyesidir.</p>
<p>Her iki köprü de, yıllar sonra Türkiye’nin öncülüğünde yeniden hayat buldu.<br />
Mostar Köprüsü, aslına uygun şekilde yeniden inşa edilerek dünya mirası olarak ayağa kaldırıldı.<br />
Konjic Köprüsü ise Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (Tika) öncülüğünde, 2005’te başlayan çalışmalarla 2009 yılında yeniden inşa edilerek Bosna halkına armağan edildi.<br />
Konjic Köprüsü’nün hikâyesi ayrıca Osmanlı’nın izlerini de taşır.<br />
1682 yılında, IV. Mehmet döneminde inşa edilen bu köprü, sadece bir ulaşım yolu değil; Bosna ile Hersek’i birbirine bağlayan bir medeniyet damarıydı.<br />
Yıkıldı, değiştirildi, unutulmaya yüz tuttu… ama yeniden doğdu.<br />
Bugün bu iki köprüye baktığınızda sadece taş görmezsiniz.<br />
Mostar’da suya yansıyan kemer, size sabrı ve direnişi anlatır. Konjic’te yükselen taşlar ise hatırlamanın ne kadar önemli olduğunu fısıldar.<br />
İki köprü…<br />
İki ayrı zaman…<br />
Ama tek bir hakikat:<br />
Yıkmak kolaydır, yaşatmak ise irade ister.<br />
Ve Bosna’da köprüler hâlâ ayakta…<br />
Sadece iki yakayı değil, geçmiş ile geleceği de birbirine bağlamaya devam ediyor.</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/iki-kopru-tek-hafiza-tasin-uzerine-yazilan-aci-ve-direnis/42417/">İki Köprü, Tek Hafıza: Taşın Üzerine Yazılan Acı ve Direniş</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/iki-kopru-tek-hafiza-tasin-uzerine-yazilan-aci-ve-direnis/42417/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bosna-Hersek Notlarım: Unutursak, Tekrar Eder!</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/bosna-hersek-notlarim-unutursak-tekrar-eder/42367/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/bosna-hersek-notlarim-unutursak-tekrar-eder/42367/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Karakaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 06:51:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=42367</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç&#8217;in hafızalara kazınan bir sözü vardır: “Unutulan katliamlar tekrarlanır.” Ve yine der ki: “Bize yapılanları ve bize yapılanlar karşısında sessiz kalanları unutmayacağız. Ama intikam ateşiyle de hareket etmeyeceğiz. Biz, düşmanın bize davrandığı gibi davranmayacağız. Çünkü düşmana benzediğinizde, savaşı kaybetmişsiniz demektir.” Bu sözler, Bosna-Hersek topraklarında gezip gördüklerimin, dinlediğim acı hikâyelerin adeta özeti [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/bosna-hersek-notlarim-unutursak-tekrar-eder/42367/">Bosna-Hersek Notlarım: Unutursak, Tekrar Eder!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç&#8217;in hafızalara kazınan bir sözü vardır: “Unutulan katliamlar tekrarlanır.”</p>
<p>Ve yine der ki:<br />
“Bize yapılanları ve bize yapılanlar karşısında sessiz kalanları unutmayacağız. Ama intikam ateşiyle de hareket etmeyeceğiz. Biz, düşmanın bize davrandığı gibi davranmayacağız. Çünkü düşmana benzediğinizde, savaşı kaybetmişsiniz demektir.”</p>
<p>Bu sözler, Bosna-Hersek topraklarında gezip gördüklerimin, dinlediğim acı hikâyelerin adeta özeti gibiydi. İnanın, anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalıyor…</p>
<p>Saraybosna: 1425 Günlük Direniş<br />
Modern tarihin en uzun başkent kuşatması olan Saraybosna Kuşatması, 5 Nisan 1992 – 29 Şubat 1996 tarihleri arasında tam 1425 gün sürdü.<br />
Bu süre boyunca şehir, Sırp birlikleri tarafından abluka altına alındı.</p>
<p>11.500’den fazla sivil hayatını kaybetti.<br />
Günlük ortalama 329 havan topu şehre düştü.<br />
Keskin nişancılar sivilleri hedef aldı.<br />
Bu sadece bir savaş değil, insanlığın gözleri önünde yaşanan büyük bir dramdı.</p>
<p>Soğuk Savaş sonrası dağılan Yugoslavya’nın ardından Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etti. Ancak bu karar, kanlı bir sürecin başlangıcı oldu. Saraybosna kuşatıldı ve 3 buçuk yıl süren savaş başladı.</p>
<p>Srebrenitsa: Avrupa’nın En Büyük Utancı<br />
Temmuz 1995’te, Srebrenitsa Soykırımı gerçekleşti.<br />
Sadece 5 gün içinde 8372 Boşnak katledildi.<br />
Kadınlara ve çocuklara yönelik insanlık dışı suçlar işlendi.</p>
<p>20.000’den fazla insan zorla yerinden edildi.</p>
<p>Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da, Hollandalı askerlerin gözü önünde insanlar teslim edildi.</p>
<p>Ratko Mladiç yönetimindeki birlikler:<br />
Erkekleri ayırdı, kadınlara tecavüz edildi.<br />
Binlerce insanı sistematik şekilde öldürüldü.<br />
Yapılan soykırımı gizlemek adına katlettikleri insanları belirli yerlerde kaldıkları toplu mezarlara gömdüler.</p>
<p>Tuzla’ya kaçmaya çalışan 12.000 kişiden sadece yaklaşık 3.000’i hayatta kalabildi.</p>
<p>Dağ yolları adeta bir ölüm koridoruna dönüştü.</p>
<p>Bu katliam, Avrupa’da 2. Dünya Savaşı sonrası hukuken tanınan ilk soykırım olarak tarihe geçti.</p>
<p>Umut Tüneli: Hayatın Yer Altındaki Yolu<br />
Saraybosna nefessiz kaldığında, umut yerin altından geldi.<br />
800 metrelik “Umut Tüneli”, havaalanının altından kazıldı.<br />
Bu tünel sayesinde gıda,ilaç, yaralı insanlar ve insanî yardım şehre ulaştırıldı.</p>
<p>Bu tünel, sadece bir geçiş noktası değil; bir halkın hayatta kalma iradesinin sembolüydü.</p>
<p>Ahmići: Kül ve Duman<br />
Size Ahmići Katliamı’nı nasıl anlatayım…<br />
Savunmasız bir köy…<br />
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar…<br />
“48 saatte kül ve duman” emriyle saldırıya uğrayan bir yerleşim…</p>
<p>Hırvat Ustaşa Terörist güçleri tarafından gerçekleştirilen bu katliamda: 100’den fazla sivil öldürüldü bilinen sayı 116 kayıplar var.<br />
Evler yakıldı<br />
Camiler yıkıldı<br />
Köyde bugün hâlâ acı konuşuyor.</p>
<p>Ahmici Köyü İmamı Mahir Husic ile yaptığımız görüşmede en sarsıcı cümle şuydu:“Katiller aramızda dolaşıyor…”</p>
<p>Her yıl 16 Nisan’da yapılan anmalar, acıyı diri tutuyor.<br />
Ama adaletin eksikliği, yarayı kapatmıyor.</p>
<p>Markale: Pazarda Ölüm<br />
Markale Katliamları, Saraybosna’nın kalbinde yaşandı.<br />
5 Şubat 1994: 68 ölü, 144 yaralı<br />
28 Ağustos 1995: 37 ölü, 90 yaralı<br />
Sivillerin bulunduğu bir pazar yeri hedef alındı.<br />
Bu saldırılardan sorumlu komutan Stanislav Galic, müebbet hapis cezasına çarptırıldı.</p>
<p>Geç Gelen Müdahale<br />
NATO’nun müdahalesi ancak katliamlar zirveye ulaştıktan sonra geldi.<br />
NATO, Srebrenitsa ve Markale sonrası harekete geçti.<br />
Ancak gerçek şu ki:<br />
Boşnaklar katledilirken dünya büyük ölçüde sessizdi.<br />
Dengeler değişmeye başlayınca Müslüman Boşnaklar Sırplar karşısında üstünlük sağlamaya başlayınca NATO tarafından müdahale geldi.</p>
<p>Savaşın Bilançosu<br />
Bosna Savaşı boyunca:<br />
312.000 insan hayatını kaybetti<br />
2 milyon insan evini terk etti<br />
27.734 kişi kayboldu</p>
<p>Bugün:<br />
500’den fazla toplu mezar<br />
5000’in üzerinde bireysel mezar<br />
tespit edildi.</p>
<p>Her yıl 11 Temmuz’da Srebrenitsa’da kimliği belirlenen kurbanlar toprağa veriliyor.</p>
<p>Son Söz<br />
Bosna’da gördüklerim bana bir şeyi çok net öğretti:<br />
Unutmak, ihanettir.<br />
Ama kinle yaşamak da çözüm değildir.<br />
Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi:<br />
“Düşmana benzediğinizde savaşı kaybetmişsiniz demektir.”<br />
Biz unutmayacağız…<br />
Ama insanlığımızı da kaybetmeyeceğiz.<br />
Unutmadık, unutturmayacağız.v</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/bosna-hersek-notlarim-unutursak-tekrar-eder/42367/">Bosna-Hersek Notlarım: Unutursak, Tekrar Eder!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/bosna-hersek-notlarim-unutursak-tekrar-eder/42367/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biz Salak Değiliz</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/biz-salak-degiliz/35971/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/biz-salak-degiliz/35971/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Talat Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2026 13:38:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Biz Salak Değiliz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=35971</guid>

					<description><![CDATA[<p>BİZ SALAK DEĞİLİZ Bir ülkenin hafızasıyla oynayabilirsiniz… Gündemi değiştirebilir, tartışmaları yönlendirebilir, hatta bir süreliğine gerçeğin üzerini örtebilirsiniz. Ama bir noktayı sürekli ıskalarsınız: Bu millet unutur gibi yapar ama asla unutmaz. Çünkü yaşanan hayat, anlatılan hikâyelerden daha güçlüdür. Türkiye’de siyaset uzun zamandır yalnızca bir yönetim meselesi değil; aynı zamanda bir algı savaşıdır. Ekranlarda konuşulanlarla sokakta yaşananlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/biz-salak-degiliz/35971/">Biz Salak Değiliz</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>BİZ SALAK DEĞİLİZ</p>
<p>Bir ülkenin hafızasıyla oynayabilirsiniz… Gündemi değiştirebilir, tartışmaları yönlendirebilir, hatta bir süreliğine gerçeğin üzerini örtebilirsiniz. Ama bir noktayı sürekli ıskalarsınız: Bu millet unutur gibi yapar ama asla unutmaz. Çünkü yaşanan hayat, anlatılan hikâyelerden daha güçlüdür.</p>
<p>Türkiye’de siyaset uzun zamandır yalnızca bir yönetim meselesi değil; aynı zamanda bir algı savaşıdır. Ekranlarda konuşulanlarla sokakta yaşananlar arasındaki mesafe her geçen gün açılıyor. Bir tarafta “her şey kontrol altında” diyenler var, diğer tarafta ay sonunu getirmeye çalışan milyonlar. Bu iki gerçek aynı ülkede nasıl bu kadar farklı yaşanabiliyor? İşte asıl soru bu.</p>
<p>Ekonomiden başlayalım… Çünkü ne kadar üstü örtülmeye çalışılsa da hayatın en çıplak gerçeği orada duruyor. Market rafları, faturalar, kiralar… Bunlar propaganda ile değişmiyor. İnsanlar cebindeki paraya bakıyor, hayat standardına bakıyor, dünle bugünü kıyaslıyor. Ve şunu çok net görüyor: Anlatılan tablo ile yaşanan gerçek arasında ciddi bir kopukluk var.</p>
<p>Ama mesele sadece ekonomi değil. Asıl mesele, bu gerçeklerin nasıl yönetildiği.</p>
<p>Türkiye’de son yıllarda dikkat çeken en önemli siyasi reflekslerden biri şu: Kriz çıktığında çözüm üretmek yerine gündem değiştirmek. Bir sorun büyüdüğünde, hemen başka bir tartışma başlatılıyor. Bir olayın sıcaklığı artınca, yeni bir başlık ortaya atılıyor. Böylece kamuoyunun dikkati dağıtılıyor. Bu bir strateji… Ve evet, bir süre işe yaradı.</p>
<p>Ama artık yaramıyor.</p>
<p>Çünkü insanlar artık sadece kendilerine sunulanı değil, saklananı da sorguluyor. Eskisi gibi değil bu toplum. Sosyal medya, bağımsız platformlar, alternatif bilgi kaynakları… Artık tek bir merkezden oluşturulan algı ile herkesi ikna etmek mümkün değil. İnsanlar karşılaştırıyor, araştırıyor, düşünüyor.</p>
<p>Ve en önemlisi, hafızasını diri tutuyor.</p>
<p>Siyasetin belki de en büyük yanılgısı burada başlıyor: Toplumu hafife almak. “Nasıl olsa unutur”, “nasıl olsa inanır” yaklaşımı artık işlemiyor. Çünkü bu millet defalarca aynı senaryoyu izledi. Aynı cümleleri duydu. Aynı vaatlerin nasıl sonuçlandığını gördü.</p>
<p>Artık kimse kolay ikna olmuyor.</p>
<p>Bir başka kritik nokta da dil meselesi. Türkiye’de siyaset dili giderek sertleşti. Tartışmalar fikir üzerinden değil, kimlik üzerinden yürütülmeye başlandı. İnsanlar düşüncelerinden dolayı değil, ait oldukları varsayılan gruplar üzerinden yargılanıyor. Bu, sadece siyasi bir sorun değil; toplumsal bir tehlikedir.</p>
<p>Çünkü kutuplaşma arttıkça, gerçekler daha az konuşulur.</p>
<p>Bir toplumda herkes kendi tarafının doğrularına kapanırsa, ortak akıl kaybolur. Ve o noktada siyaset çözüm üretme aracı olmaktan çıkar, bir gerilim makinesine dönüşür. Türkiye’nin son yıllarda en çok yorulduğu şey tam olarak budur: Bitmeyen gerilim.</p>
<p>Peki bu gerilim kime yarıyor?</p>
<p>İşte bu soru sorulmaya başlandığında, işler değişir.</p>
<p>Çünkü vatandaş artık sadece olaylara değil, nedenlere bakıyor. “Bu tartışma neden şimdi çıktı?”, “Bu kriz neden bu şekilde yönetiliyor?”, “Kim neyi örtmeye çalışıyor?”… Bu sorular çoğaldıkça, algı operasyonlarının etkisi azalıyor.</p>
<p>Ve bir noktadan sonra gerçek, kendi yolunu buluyor.</p>
<p>Unutulmaması gereken bir şey var: Bu millet çok şey gördü. Darbeler gördü, krizler gördü, büyük vaatler ve büyük hayal kırıklıkları gördü. Her seferinde yeniden ayağa kalktı. Ama her seferinde biraz daha tecrübe kazandı.</p>
<p>Bugünün Türkiye’sinde seçmen profili değişti. Artık sadece duygularla hareket eden bir kitle yok. Sorgulayan, karşılaştıran, hesap soran bir toplum var. Bu değişimi görmeyen siyaset, kaybetmeye mahkûmdur.</p>
<p>Çünkü güven, bu ülkede en kıymetli ve en kırılgan değerdir.</p>
<p>Bir kez sarsıldığında, yerine koymak çok zordur. İnsanlar artık söylenen sözlere değil, o sözlerin arkasındaki niyete bakıyor. Samimiyet arıyor. Tutarlılık arıyor. Ve en önemlisi, saygı görmek istiyor.</p>
<p>“Biz salak değiliz” cümlesi tam da bu noktada anlam kazanıyor.</p>
<p>Bu bir öfke cümlesi değil. Bu bir uyarıdır. Bu milletin aklıyla, sabrıyla, iradesiyle oynamayın demektir. Çünkü bu millet sandığa gittiğinde sadece oy vermez; aynı zamanda bir hüküm verir.</p>
<p>Ve o hüküm çoğu zaman sürpriz olur.</p>
<p>Bugün kurulan hesaplar, yapılan planlar, yazılan senaryolar… Hepsi bir noktaya kadar geçerlidir. Ama halkın vicdanı devreye girdiğinde, bütün o hesaplar altüst olabilir. Türkiye siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur.</p>
<p>O yüzden mesele sadece kazanmak değil; güven kazanmak.</p>
<p>Siyaset, milleti yönlendirme sanatı değil; millete hizmet etme sorumluluğudur. Bu sorumluluğu unutanlar, kısa vadede kazansa bile uzun vadede kaybeder.</p>
<p>Ve en sonunda herkes aynı gerçekle yüzleşir:</p>
<p>Bu millet her şeyi gördü.<br />
Her şeyi anladı.<br />
Ve zamanı geldiğinde gereken cevabı verdi.</p>
<p>Çünkü gerçekten…<br />
Biz salak değiliz.</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/biz-salak-degiliz/35971/">Biz Salak Değiliz</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/biz-salak-degiliz/35971/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BA’DE HARAB-ÜL İRAN</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/bade-harab-ul-iran/41855/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/bade-harab-ul-iran/41855/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Av. Ali Kaan Kılıçoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 07:02:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=41855</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ba’de Harab-ül Basra ; (yaygın galat kullanımı ile Badel harab ül Basra) &#8220;İş işten geçtikten sonra&#8230;” anlamına gelen deyimdir. Arapça&#8217;dan tam tercümesi &#8220;Basra harap olduktan sonra..&#8221; dır. Asıl olan yok olduktan sonra kalanlar neye yarar anlamında kullanılan deyimin ilk kez Moğolların Basra&#8217;yı yakıp yıktıktan sonra kendisine akıl danışması üzerine bir alim tarafından söylendiği rivayet edilmektedir. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/bade-harab-ul-iran/41855/">BA’DE HARAB-ÜL İRAN</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ba’de Harab-ül Basra ; (yaygın galat kullanımı ile Badel harab ül Basra) &#8220;İş işten geçtikten sonra&#8230;” anlamına gelen deyimdir. Arapça&#8217;dan tam tercümesi &#8220;Basra harap olduktan sonra..&#8221; dır. Asıl olan yok olduktan sonra kalanlar neye yarar anlamında kullanılan deyimin ilk kez Moğolların Basra&#8217;yı yakıp yıktıktan sonra kendisine akıl danışması üzerine bir alim tarafından söylendiği rivayet edilmektedir.</p>
<p>Yazımızın başlığından da anlaşılacağı üzere iş işten geçtikten Müslüman İran’ın, Siyonist İsrail ve tasmasını tuttuğu ABD uşağı tarafından yerle bir edildikten sonra birşeyler yapmanın faydasız olacağı çok açıktır.Trump’ın seçilmesi akabinde ‘Bidon gitti Trampet geldi’ başlığıyla yazdığımız yazıda gavurdan bize dost olmayacağını belirtmiştik. Trump’ın şehir eşkiyası olduğunu bilmenin yanında meselenin İran olmadığını asıl meselenin Türkiye olduğunun farkına varılması, gerekli önlemlerin alınması gerektiğini defalarca dile getirdik.ABD ve İsrail, İran’a saldırdığı ilk günden itibaren aradaki mezhep farkı dolayısıyla ülkemizde bazı hocaların,siyasetçilerin her iki taraf içinde yaşananların bizler adına faydalı olduğunu beyan ettiklerini gördük.Bu tarih bilmemenin getirdiği söylemlerden başka birşey değildir.Moğol İstilasına uğrayan Alem-i İslam ittihad etmiş olsaydı ne Basra yanardı ne camilerimize atlarla girilir ne de ilim yuvalarımız olan kütüphanelerimiz yakılırdı.Tarih ilmi geçmişten ders almanın gerekliliğini bize anlatıyorken, geçmişten ders almayarak sadece hamaset dolu söylemlerle insanları ayrıştırmak hainlik değilse bile gafletten uzak değildir.</p>
<p>Rahmetli Prof.Dr.Erbakan Hoca siyonizm belası hakkında gerekli tedbirlerin alınması gerektiğini, meselenin Suriye, İran olmadığını asıl meselenin Türkiye olduğunu dile getireli yıllar oldu.Rahmetlinin sözünün ne kadar değerli olduğunu bugün ki yaşananlardan anlıyoruz. Rahmetlinin D-8 için girdiği mücadele neticesinde satılmış medya kendisine İrancı yaftası vurmaya çalışsa da aslında kendisinin ümmetçi olduğunu anlamayanlar bugün tam manasıyla anlamış oldu.D-8’den tam manasıyla faydalanabilinseydi akabinde D-60 kurulup, İslam Birliği tesis edilseydi bugün Ne Trump ne de tasmasını tutan siyonist İsrail böyle bir saldırı gerçekleştiremezdi.Gelelim İran meselesine,İran meselesi ucu açık bir meseledir.Mezhep farklılığı, İran’ın tarih boyunca İslam alemine verdiği zarar bugün için bir kenara koyulmalı ve ‘Ya valiyete külli mazlum’(tüm mazlumların sığınağı) olan Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olan devletimiz eşkiyalar karşısında İran’ın yanında olmalıdır.Geçtiğimiz günlerde şehadetinin sene-i devriyesine tevafuk ettiğimiz rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun Refah partisi ile ters düştüğü bir konu ile alakalı kendisine sual sorulduğunda’ biz amcaoğlumuzu döveriz ama kimseye dövdürmeyiz’ diyerek aslında aynı davaya başkoymuş insanların farklı düşünebileceği noktalar olabileceğini fakat bunların tefrikaya sebep olmaması gerektiğini bizlere anlatmaktadır.İran Müslümanlarının yanında olmamız, döveceksek bizim dövmemiz, kimseye dövdürmememiz gerektiğini inşaallah İran yandıktan sonra anlamayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vesselam, Veddua, Vel-Muhabbet.</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/bade-harab-ul-iran/41855/">BA’DE HARAB-ÜL İRAN</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/bade-harab-ul-iran/41855/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adaletin Terazisi ve Masumiyetin Ağırlığı</title>
		<link>https://www.millinizam.com/yazarlar/adaletin-terazisi-ve-masumiyetin-agirligi/41673/</link>
					<comments>https://www.millinizam.com/yazarlar/adaletin-terazisi-ve-masumiyetin-agirligi/41673/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Karakaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 07:09:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.millinizam.com/?p=41673</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adalet… Sadece mahkeme salonlarında dağıtılan bir hüküm değil; toplumun vicdanında tartılan en hassas değerdir. Ve bu terazinin en önemli unsurlarından biri de hiç şüphesiz masumiyet karinesidir. Bugünlerde yaşanan bir olay, bu ilkenin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Yıllarını eğitime adamış, sayısız öğrenci yetiştirmiş bir öğretmenin; henüz hakkında kesinleşmiş bir hüküm [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/adaletin-terazisi-ve-masumiyetin-agirligi/41673/">Adaletin Terazisi ve Masumiyetin Ağırlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adalet…</p>
<p>Sadece mahkeme salonlarında dağıtılan bir hüküm değil; toplumun vicdanında tartılan en hassas değerdir.<br />
Ve bu terazinin en önemli unsurlarından biri de hiç şüphesiz masumiyet karinesidir.<br />
Bugünlerde yaşanan bir olay, bu ilkenin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.<br />
Yıllarını eğitime adamış, sayısız öğrenci yetiştirmiş bir öğretmenin; henüz hakkında kesinleşmiş bir hüküm yokken, ağır bir suçlu muamelesi görerek kelepçelenmesi, kamu vicdanında derin bir yara açmıştır.<br />
Oysa hukuk devletinin en temel ilkesi şudur:<br />
Bir kişi, suçu mahkeme kararıyla sabit olana kadar masumdur.<br />
Peki bu ilke nerede kaldı?<br />
Bir öğretmen, sessizce ifadeye çağrılıp, tutuksuz yargılanamaz mıydı?<br />
Topluma örnek olması gereken bir meslek mensubunun, itibarını zedeleyecek şekilde teşhir edilmesi hangi hukuk anlayışıyla açıklanabilir?<br />
Daha da düşündürücü olan ise şu:<br />
Eğer bugün serbest bırakılmışsa, baştan uygulanan bu ağır muamelenin izahı nedir?<br />
Telafisi mümkün olmayan itibar kaybının sorumluluğu kime aittir?<br />
İftiranın, yönlendirilmiş beyanların ve kişisel hesapların adalet mekanizmasını etkilemesine izin verilirse; zarar gören sadece bir kişi değil, toplumun tamamı olur. Çünkü güven duygusu bir kez sarsıldığında, onu yeniden inşa etmek yıllar alır.<br />
Unutulmamalıdır ki;<br />
hukuk, intikam aracı değil; hakkaniyetin teminatıdır.<br />
Öğretmenler ise bir toplumun vicdanını, aklını ve geleceğini inşa eden en kıymetli değerlerdir. Onlara yöneltilen her haksız itham, aslında geleceğe atılmış bir gölgedir.<br />
Elbette iddialar araştırılmalı, varsa suç ortaya çıkarılmalıdır. Ancak bu süreç; kişilik haklarını, onuru ve masumiyet karinesini yok sayarak yürütülemez.<br />
Bazı iftiracı öğretmenlerin öğrencileri kullanarak dilekçe verdirererek iftiraya alet ettikleri konuşuluyor.<br />
Hatta sadece öğrencileri kullanmakla kalmayıp Türk Polisini, Savcıyı ve Tutuklama kararı veren hakimi de iftiralarına inandırmak üzere bu kararın çıkmasını sağladılar.<br />
Ancak yapılan vahim hatalı karardan dönüldü.<br />
Bugün gelinen noktada, sadece bir kişinin serbest kalması yetmez.<br />
Aynı zamanda şu soruların da cevabı verilmelidir:<br />
Bu süreçte yapılan hataların hesabı sorulacak mı?<br />
İftiranın ve yönlendirilmiş beyanların karşılığı olacak mı?<br />
Hukuk, kendi içindeki yanlışları düzeltebilecek mi?<br />
Çünkü adalet, sadece suçluyu cezalandırmakla değil;<br />
masumu korumakla da anlam kazanır.</p>
<p>Ve unutulmamalıdır:</p>
<p>Adalet bir gün herkese lazım olur.</p>
<p><a href="https://www.millinizam.com/yazarlar/adaletin-terazisi-ve-masumiyetin-agirligi/41673/">Adaletin Terazisi ve Masumiyetin Ağırlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.millinizam.com">Milli Nizam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.millinizam.com/yazarlar/adaletin-terazisi-ve-masumiyetin-agirligi/41673/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
