Gün içinde ne kadar çok sese maruz kaldığımızı hiç düşündünüz mü? Markette, sokakta, toplu taşımada yada sosyal medyada kısacası her yerde aynı sözler benzer melodiler. Gürültü demek istemiyorum ama bazen başka kelime de bulamıyorum. Anlık bir heves gibi ritmi var, evet ama peki ya ruhu? Hikayesi yada yıllar sonra hatırlanacak bir cümlesi? Peki bu müzikleri kim ve neden yapıyor? Aslında mesele sadece müzik değil. Mesele, o müziğin nereden geldiği çünkü bugün müzik sektörü sadece bir sanatçıdan ibaret değil. Arkasında milyarlarca doların döndüğü bir endüstri, algoritmalar, pazarlama stratejileri ve görünmeyen eller var.
Peki ne oldu da müzik bu kadar hızlı tüketilen bir şeye dönüştü? Kulaktan giren, kalpte yer bulur derler aslında mesele de tam da burada başlıyor. Müzik, sadece kulakları değil, ruhun kimyasını değiştiren bir araçtır. Nörobilim araştırmaları, melodilerin beynin limbik sistemini, yani duygu ve hafıza merkezini doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor. Mantık süzgeci devreye girmeden, fark etmeden bilinçaltımıza işler. Kalp ritmini değiştirebilir, ruh hâlini yönlendirebilir. Bu yüzden ne dinlediğimiz, sandığımızdan çok daha önemlidir. Bugünün popüler şarkılarına hiç dikkat ettiniz mi? Aynı melodiler, aynı tekrarlar, birbirine benzeyen nakaratlar.. yani içi boş bir tekrardan ibaret. Insan da ister istemez kendine soruyor, bu kadar benzerlik gerçekten tesadüf olabilir mi yoksa bizi aynı duyguya, aynı hıza, aynı tüketime yönlendiren görünmez bir düzen mi var?
Bu sorular yeni değil. 1981 yapımı bir filmde geçen bir sahne hala hafızalarımızda. Filmde karakterlerden biri şöyle diyordu: “On yıl sonra yepyeni bir kuşak yetişecek. Kılığı kıyafeti, yediği içtiği, saç şekli, dinlediği müzik bizim tarafımızdan empoze edilecek. Yepyeni bir dünya kuracağız. İnsanların hangi kitapları okuyacağını, hangi filmleri seyredeceğini biz tayin edeceğiz. Zaten bu filmleri çekenler, kitapları yazanlar da bizim ekibimiz olacak. Geniş bir sanatçı kadromuz var en iyi ressamlar, tiyatrocular, yazarlar, besteciler ve yönetmenler bünyemizde” deniliyordu. O gün kurgu gibi görünen bu sözler, bugün dijital platformlar ve algoritmalarla hayatın merkezine yerleşmiş durumda.
Tarih zaten müziğin ve sanatın en güçlü toplum mühendisliği araçlarından biri olduğunu defalarca kanıtladı. Savaş marşları korkuyu kolektif bir güce dönüştürdü. Nazi Almanyası Wagner’i, Soğuk Savaş döneminde CIA caz müziğini propaganda aracı olarak kullandı. Müzik, kitlelerin ruh halini, aidiyet duygusunu ve ideolojik yönelimlerini şekillendirmek için her daim sahnedeydi. Bugün ise araçlar değişti, yöntemler dijitalleşti ve küreselleşti. İtalyan besteci, tenor ve aktivist Joe Fallisi’nin bu bağlamda sarfettiği “Müzik ve film sektörü Siyonistlerin elinde. Sadece Batı’da değil tüm dünyada bu böyle. Ben müzik ajanslarını çok iyi bilirim ve Siyonistler piyasanın tüm ajanslarını bir şekilde elinde tutuyor” sözleri ziyadesiyle düşündürücü.. Sektörün belirli küresel odaklar tarafından kontrol edildiği yönündeki sözleri değişmeyen bir gerçeği işaret ediyor. Küresel müzik endüstrisi, birkaç dev şirketin tekelinde. Hangi sanatçının parlayacağına, hangi şarkının trend olacağına çoğu zaman bizim kültür kodlarımızı değil, küresel piyasa dinamiklerini ve algoritmaları dikkate alan bu yapılar karar veriyor.
Akademisyen Zeliha Bürtek’in “sosyal çürüme” tezi, bu manzarayı anlamlandırmamıza yardım ediyor. Anlamdan, derinlikten, değer üretmekten uzak, sadece tüketime ve anlık hazzı maksimize etmeye odaklı bir kültür, toplumun dilini, estetik algısını ve ahlaki dokusunu aşındırıyor. Müstehcen ve sığ sözler, sürekli tekrar yoluyla normalleşiyor. Araştırmalar, 1950’lere kıyasla şarkı sözlerindeki kelime çeşitliliğinin %50 azaldığını ortaya koyuyor. Bu, bir dilin ve hayal gücünün fakirleşmesidir. Bu tablo karşısında ilk adım farkındalık. Eleştirel bir dinleyici olmaktır. Yani kendimizi tanımalı Neden bu şarkıyı dinliyorum, Bana ne hissettiriyor? gibi soruları kendimize sormalıyız. Çünkü mesele, müziğin bir manipülasyon aracı olup olmadığından ziyade asıl mesele, müziğin bize hizmet eden bir dost mu, yoksa bizi yöneten bir efendi mi olacağıdır.