Diplomasi, Meşru Müdafaa ve Küresel Çifte Standart!

Yayınlama: 09.03.2026
A+
A-

Günümüz dünyasında uluslararası hukuk ve diplomasi, tarihinin belki de en tartışmalı dönemlerinden birini yaşıyor.

Diplomasinin dokunulmazlık ilkesinin sorgulandığı, devlet başkanlarının uluslararası arenada tutuklanabildiği ve savaş hukukunun sık sık hiçe sayıldığı bir ortamdayız. Böyle bir durumda yapılan her diplomatik açıklama yalnızca bir görüş beyanı değil; aynı zamanda güçlü bir siyasi mesaj anlamı taşır.

İran’ın Londra Büyükelçisi Seyed Ali Mousavi’nin İngiltere’ye yönelik son açıklaması da bu bağlamda dikkat çekici bir uyarı niteliğindedir. Mousavi, İngiltere’nin İran’a yönelik saldırılara doğrudan katılması halinde İran’ın “self-defence(meşru müdafaa) hakkını kullanacağını” ifade etmiş ve İngiltere’nin bu konuda “çok dikkatli olması gerektiğini” söylemiştir.

Bugün uluslararası ilişkilerde asıl tartışılması gereken mesele, devletlerin meşru müdafaa hakkının nasıl ve kim tarafından tanımlandığıdır.
Eğer İran’ın meşru müdafaa hakkı yok sayılırsa, bu yalnızca bir ülkenin değil; yarın başka devletlerin de aynı hakkının yok sayılmasının önünü açar.
Uluslararası hukukta bir ilke bir ülke için geçerli değilse, zamanla hiç kimse için geçerli olmaz.

Öte yandan dünya son 80 yılda özellikle Orta Doğu’da sayısız hak ihlallerine sahne oldu. Filistin topraklarında yaşanan işgaller, katliamlar ve soykırım yapan İsrail uluslararası kamuoyunda yıllardır tartışılıyor.
Ancak bu ağır hak ihlallerinin hesabı henüz tam anlamıyla sorulmuş değilken, İran gibi uzun yıllardır ambargolar altında yaşayan, dış dünyayla büyük ölçüde tecrit edilmiş bir ülkenin küresel bir tehdit olarak gösterilmesi de ayrı bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkıyor.

Binlerce kilometre uzaklıktaki bir ülke olan Amerika Birleşik Devletleri için İran’ın nasıl bir doğrudan tehdit oluşturduğu sorusu da uluslararası kamuoyunda sık sık dile getiriliyor. İran’ın politikalarının daha çok bölgesel dengeler ve özellikle İsrail ile yaşanan gerilim üzerinden değerlendirildiği görülüyor.
Bu noktada Orta Doğu’daki dengeleri belirleyecek olanların da en başta bölge ülkeleri ve İran’a komşu devletler olması gerektiği görüşü öne çıkıyor.

Bir ülkenin tehdit algısı, çoğu zaman coğrafi yakınlık ve bölgesel ilişkilerle şekillenir. Karasal sınırları veya deniz yetki alanları binlerce kilometre uzaklıkta olan devletlerin, bölgesel tehdit tanımlarını tek başına belirlemesi uluslararası hukuk açısından da tartışmalı bir durumdur. Tarihte bunun benzer örnekleri de yaşandı.
Irak’a yönelik müdahale sürecinde ortaya atılan “kitle imha silahları” yalanları daha sonra gerçeği yansıtmadığı anlaşılmış ve bu durum uluslararası sistemde ciddi bir güven krizine yol açmıştı.
Abd ve koalisyon ülkelerinin yalanı nedeniyle milyonlarca insan hayatını kaybetti.

Dolayısıyla bugün yaşanan gelişmelere bakarken yalnızca güncel siyasi gerilimlere değil, geçmişteki tecrübelerin bıraktığı derslere de bakmak gerekir.
Bir ülkenin egemenliği yalnızca kendi sınırlarını korumasıyla değil, aynı zamanda komşularının egemenlik haklarına gösterdiği saygıyla da ölçülür.
Komşu Ülker kendi topraklarında başka ülkelerin askeri güçlerine izin vererek bir komşu ülkenin saldırıya uğramasına göz yummamalı.
Sınır komşu ülkeleri hava sahasını ve kara topraklarında yabancı güçlerin askerlerinin operasyon yapmalarına izin vermediği takdirde bu savaş ve yıkımlar kısmen önlenmiş olur.
Aynı şekilde küresel güçlerin de başka ülkelerin egemenlik alanlarına müdahale ederken uluslararası hukukun sınırlarını gözetmesi gerekir.

Sonuç olarak, dünyada kalıcı barışın yolu tehdit dilinden değil; hukuk, diplomasi ve karşılıklı egemenlik haklarına saygıdan geçer.
Aksi halde uluslararası sistemde güven ve hukuk zeminini kaybetmiş bir dünya düzeni, yalnızca yeni krizlerin ve çatışmaların kapısını aralayacaktır.
Hukuk herkes için işletilmelidir.
Uluslararası arenada güçlü ülkelere farklı güçsüz ülkelere farklı hukuki uygulama yapılmamalıdır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.