Ramazan ayına denk getirilen saldırılar, yalnızca askeri bir operasyon değil; bilinçli bir psikolojik yıkım stratejisidir. Müslümanların en kutsal zaman diliminde başlatılan bu saldırılar, inançla, sabırla ve maneviyatla ayakta duran bir toplumu hedef almaktadır. Kutsalın koruyuculuğuna sığınan masumların üzerine bomba yağdırmak, savaşın değil, insanlığın en karanlık yüzüdür.
Okulların Hedef Alınması: Geleceğe Saldırı
ABD-İsrail saldırısında İran’ın Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentinde bir kız ilkokulunun hedef alınması, savaşın sınırlarını aşan bir vahşeti gözler önüne sermektedir. Uydu görüntülerinin de ortaya koyduğu gibi okulun defalarca vurulmuş olması, bunun bir “hata” değil, bilinçli bir tercih olduğunu göstermektedir.
Çocukların, öğretmenlerin ve savunmasız sivillerin bulunduğu bir eğitim yuvasına yönelik bu saldırı, yalnızca bugünü değil, yarını da hedef almaktadır. Çünkü okul demek gelecek demektir. Bu yüzden vurulan sadece bir bina değil; bir milletin umudu, hafızası ve yarınlarıdır.
Sistematik Bir Politika: Filistin’den Lübnan’a
Bu saldırı ne ilktir ne de bağımsız bir olaydır. Gazze’de, işgal altındaki Filistin topraklarında ve Lübnan’da yıllardır benzer tablolar yaşanmaktadır. Okulların, sivillerin sığındığı alanların ve çocukların bulunduğu yapıların hedef alınması artık bir “istisna” değil, süreklilik arz eden bir yöntem haline gelmiştir.
2014’te Gazze’de sivillerin sığındığı bir okulun vurulmasıyla başlayan süreç, 2023 ve 2024 yıllarında çok daha ağır bilanço ile devam etmiş; onlarca, yüzlerce sivilin hayatını kaybettiği saldırılar uluslararası kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşmiştir. Ancak tüm bu olaylara rağmen somut bir yaptırımın uygulanmaması, bu saldırıları cesaretlendiren en önemli unsurlardan biri olmuştur.
Uluslararası Hukukun Sessizliği
Eğitim kurumlarının korunması uluslararası hukukun en açık hükümlerinden biridir. Buna rağmen okulların hedef alınması, yalnızca bir savaş suçu değil; aynı zamanda insanlığın ortak değerlerine karşı işlenmiş ağır bir ihlaldir.
Bugün Minab’da yükselen çığlıklar, aslında yıllardır duyulmayan çığlıkların devamıdır. Uluslararası sistemin sessizliği ise bu acıları büyüten, derinleştiren ve normalleştiren bir zemin oluşturmaktadır.
Mescid-i Aksa ve Kutsala Yönelik Kuşatma
Haçlı zihniyeti ile siyonizmin ortak noktası, kutsalı hedef alma konusundaki ısrarıdır. Ramazan ayında Mescid-i Aksa’ya girişlerin kısıtlanması, ibadetlerin engellenmesi ve baskıların artırılması, yalnızca bir güvenlik politikası değil; doğrudan inanca yönelik bir müdahaledir.
Kutsal mekânların kuşatma altına alındığı, ibadet özgürlüğünün engellendiği bir ortamda “barış” söylemleri yalnızca birer retorikten ibaret kalmaktadır.
İyi Bayramlar…
Tüm bu yaşananların gölgesinde, İslam dünyasına “iyi bayramlar” dilemek, aslında derin bir ironiyi de beraberinde getiriyor. Çünkü bir yanda bayramın sevinci, diğer yanda masumların acısı var.
Bugün bayram, yalnızca bir kutlama değil; aynı zamanda bir vicdan muhasebesidir. Sessiz kalanların, görmezden gelenlerin ve unutanların aynaya bakma günüdür.
İyi bayramlar İslam dünyası… Acının, zulmün ve adaletsizliğin gölgesinde bir bayram daha…