Geçtiğimiz günlerde karşıma bir video çıktı. Bir gencin ortaya koyduğu başarıdan, aldığı desteklerden, kurduğu işletmeden ve Orta doğu ile Asya ülkelerine ürün ihraç etmesinden bahsediyordu. İzlerken gurur duydum, mutlu oldum. Çünkü bu topraklardan bir gencin hayallerinin peşinden koşması, üretmesi, başarması ve ülkesinin adını farklı coğrafyalarda duyurması hepimiz için sevinç vesilesi olmalıydı. Sonra yorumlara baktım ve işte o an, insanı asıl üzen şeyin bazen başarısızlık değil de başkasının başarısını hazmedememek olduğunu gördüm. Bir yorumda ”millet kirasını ödemekte zorlanırken bu nasıl fabrika açıyor?” deniliyor bir başkasında ise ”çikolata evde de yapılıyor, bunun neresi başarı?” diye yazılmıştı. Düşünebiliyor musunuz? Bir gencin üretmesini, istihdam sağlamasını, ihracat yapmasını ve imkanlar ölçüsünde bir yerlere gelmesini takdir etmek yerine, başarısına gölge düşürmek için adeta fırsat kolluyoruz.
Peki ama neden?
Elbette ülkede geçim sıkıntısı yaşayan, kira ödemekte zorlanan, ay sonunu getiremeyen vatandaşlarımız var. Bunları görmezden gelecek değiliz. Ancak bir başkasının başarılı olması, geçim sıkıntısı çeken insanın düşmanı değildir. Bir gencin fabrika kurması, başka birinin kirasını ödeyememesinin sebebi de değildir. İkisini birbirine düşmanmış gibi göstermek, olsa olsa zihnimizdeki yanlışların bir göstergesidir. Gerçekten bazen insanları anlamakta zorlanıyorum. Birinin yaşadığı sıkıntıyı, diğerinin başarısını değersizleştirmek için neden kullanıyoruz? Üstelik çikolata evde de yapılabiliyormuş! Mesele zaten çikolata yapmak değil ki mesele, evde yapılan bir ürünü markaya dönüştürmek, üretim kapasitesi oluşturmak, fabrika kurmak, insanlara iş imkanı sağlamak ve o ürünü binlerce kilometre öteye satabilmek. Herkesin yapabildiği bir şeyi ticari başarıya dönüştürmek de akıl, emek, cesaret ve girişimcilik ister. Elbette bunun hangi şartlarda gerçekleştiği konuşulabilir. Alınan destekler sorgulanabilir, ticari faaliyetler şeffaflık çerçevesinde değerlendirilebilir. Ancak ortada somut bir dayanak olmadan başarıyı şüpheyle karşılamak ve insanı zan altında bırakmak çok başka bir meseledir.
Bazen düşünüyorum da biz, bir insan başarılı olduğunda, bu akrabamız, yakın arkadaşımız yada tanımadığımız biride olabilir. Başarısını gördüğümüz halde önce tebrik etmek yerine onda kusur arayışına giriyoruz. Nasıl başardığını ve hikayesini anlamaya çalışmak yerine şüphe duyuyor, takdir etmek yerine fesatlık yapıyoruz. Sanki birinin başarılı olması, iyi bir hayat sürmesi ve yaşam kalitesini artırması bizden bir şeyler eksiltecekmiş gibi hissediyor ve algılıyoruz. Bence artık kusur arayan bakış açımızı bir kenara bırakıp takdir etmeyi, güzel temennilerde bulunmayı ve birbirimizin sevincine ortak olmayı öğrenmeliyiz. Çünkü biz aynı toprağın insanlarıyız, aynı sofranın etrafında buluşmuş, aynı memleketin sevinçlerini ve kederlerini paylaşmış insanlarız. Bizi biz yapan, yalnızca zor zamanlarda yan yana durmak değil birbirimizin mutluluğuyla da içtenlikle mutlu olabilmektir. Hani Hz. Mevlana’ya atfedilen güzel bir söz var, diyor ki ”Baktığın benim ama gördüğün sensin” evet çok fazla şey yazdım ama konuyu en iyi özetleyen söz tam olarak buydu. Konu ile ilgili aynı videoyu izleyen bir başka insan, ”ben de çalışırsam başarabilirim” diye düşünebilir buda çok normaldir ki çoğu zaman amaçta budur. Bir başkası, ”bu başarıdan ilham alarak ülkemiz adına neler yapabiliriz” diye sorabilir. Bir diğeri ise eksiklik arar ama şunuda bilmek lazım ki herkes kendi düşüncesini ve niyetini yorumlara taşır.
Elbette yapılan her eleştiri için fesatlık yapılıyor dememiz mümkün değil ama şunu da unutmamak lazım ki yapıcı eleştiri, gelişmenin en önemli araçlarından biridir. Ancak eleştiriyle karalamayı, sorgulamakla karalamak için bahane aramayı birbirine de karıştırmamak gerekir. Bir insanın başarısı ile ilgili gerçekleri öğrenmek istemek başka, hiçbir şey bilmeden onun başarısına gölge düşürmeye çalışmak başkadır. Bu konuda asıl üzücü olan şey ise, bu yaklaşımın zamanla sıradanlaşmasıdır. Bir başarı hikayesinin altında tebrik mesajlarıyla karşılaşmayı beklerken insanların birbirini aşağı çekmeye çalıştığı, o işin nasıl olmayacağını ve kısa sürede batacağını anlatan yorumlarla karşılaşabiliyoruz. Oysa bir gencin yada bir insanımızın iş kurması, başka bir gençleri ve insanları da girişimci olmasına ilham verebilir. Birinin yurt dışına ürün satması, bir başkasına yeni pazarların kapısını gösterebilir. Bugün bir kişinin attığı adım, yarın onlarca insanın cesaret bulmasına vesile olabilir. Başarı, doğru değerlendirildiğinde yalnızca sahibine değil, çevresine de dolaylı yoldan katkı sağlayabilir.
Dünyanın farklı ülkelerinde girişimciliği teşvik etmenin, gençlerin önünü açmanın ve üretimi desteklemenin öneminden söz ediyoruz. Peki, kendi ülkemizde bir genç bir şey başardığında ona nasıl yaklaşıyoruz? Onu örnek gösterip başka gençleri cesaretlendirebiliyor muyuz, yoksa daha yolun başında hevesini kıracak sözler mi söylüyoruz? Bu konuda benim özellikle önemsediğim, son dönemde teknoloji alanında dikkatimi çeken örneklerden biri Martı TAG’ın Ceo’su Oğuz Alper Öktem. Kendisinin ortaya koyduğu mücadele, yalnızca teknoloji ve girişimcilik açısından değil, aynı zamanda topluma bir fikrin arkasında durmanın, zorluklara rağmen ilerlemenin ve insanları bir hedef etrafında buluşturmanın ne anlama geldiğini göstermesi bakımından da üzerinde düşünülmeye değer. Elbette her girişimin tartışılabilecek yönleri olabilir. Ancak bir gencin ortaya koyduğu çabayı değerlendirirken, eleştirilerimizi dile getirirken bile üretme cesaretini ve mücadele iradesini göz ardı etmemeliyiz. Oğuz Alper Öktem gibi örnekleri göstererek başka gençlerimize de cesaret verebiliyor muyuz? Onlara yeni fikirler geliştirmeleri, kendi işlerini kurmaları ve ülkemize değer katmaları için ilham olabiliyor muyuz? Yoksa daha yolun başında, henüz ne yapabileceklerini bile görmeden heveslerini kıracak sözlerle mi karşılarına çıkıyoruz?
Bence üzerinde durmamız gereken soru da tam olarak bu. Bir toplumun gelişmesi için yalnızca sermayeye, teknolojiye ve üretim tesislerine ihtiyacı yoktur. Aynı zamanda çalışana saygı duyan, girişimciyi destekleyen, gençlerin önüne engel koymak yerine onlara yol gösteren bir zihniyete de ihtiyacı vardır. Aynı zamanda birbirinin başarısına sevinebilen, emeğe saygı duyan, gençlerine umut verebilen bir anlayışla da gelişir. Kimse kimsenin başarısını sorgulanamaz görsün demiyorum. Yalnızca eleştirirken adil olalım, konuşurken hakkaniyeti elden bırakmayalım istiyorum. Belli bir meşakkatin ardından başarı elde etmiş insanın elbette eksikleri olabilir fakat bir insanın eksikleri olması, ortaya koyduğu bütün emeği ve mücadeleyi yok saymamızı gerektirmez.
Bugün o videodaki genç, belki yıllarca uğraştı, defalarca başarısız oldu, belki gecelerce acaba ne yaparım endişesi ile uykusuz kaldı. Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Bildiğimiz te şey üretime yönelik bir adım attığı ve ürünlerini farklı ülkelere ulaştırdığı. Öyleyse en azından emeği görmezden gelmeden bunu adil bir şekilde dile getirebilmeliyiz. Bir de bu işin diğer yüzü var eğer biz başkasının başarısında mutlu olmayı öğrenemezsek, zamanı geldiğinde kendi başarımız içinde aynı ifadelerle karşılaşabiliriz ki buda yaptığımıza göre normal olarak karşılanabilir. Herkesin birbirinin ayağından çektiği bir yerde kimse rahatça yürüyemez. Velhasıl, çoğu zaman düşmanı dışarıda arıyoruz oysa insanı en çok yoran ve yıpratan şeylerden biri, kendi içindeki dayanışma duygusunu kaybetmesidir. Birbirimizin başarısına hasetle bakıyor, sevincini paylaşmıyor, attığı adımı küçük görüyorsak önce bir dönüp kendimize bakmamız gerekir. Bizim birbirimize düşman olmaya değil, birbirimizin başarısından güç almaya ve birlik olmaya ihtiyacımız var. Ama ne yazık ki bazen başkasının başarısına sevinmek yerine, onun başarısız olmasını kendimize teselli sayıyoruz. İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele de tam olarak bu.
Eyvallah..