Devlet, yalnızca sınırları çizilmiş bir toprak parçası, makamları dolduran yöneticiler veya kanunlardan ibaret değildir. Devlet; bir milletin hafızası, istikbali, iradesi ve asırlara uzanan medeniyet iddiasıdır.Türk devlet geleneğinde Nizam-ı Âlem ve Nizam-ı Devlet anlayışı, sıradan bir yönetim düşüncesinin çok ötesindedir. Bu anlayışın merkezinde düzen, adalet, liyakat, sorumluluk ve devletin bekası vardır.
Türk milleti tarih boyunca devlet kurmayı başarmış, kurduğu devleti yaşatmayı da en büyük vazifelerinden biri kabul etmiştir. Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlı’ya uzanan devlet geleneğimizde değişmeyen temel bir hakikat vardır: Devlet güçlü olacaksa önce adaletli olacak, milletine dayanacak ve kendi kurumlarına güven verecektir.Çünkü devletin gücü, yalnızca ordusunun kudretiyle değil, adaletinin itibarıyla ölçülür.Nizam-ı Devlet anlayışının en önemli unsuru adalettir. Adaletin olmadığı yerde düzen, düzenin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde ise güçlü bir devlet yapısı tesis edilemez.Devlet yönetiminde kişilere göre değişen hukuk değil, herkese eşit uygulanan hukuk esas olmalıdır. Makamlar şahsi menfaatlerin değil, millete hizmetin aracı olmalıdır.Unutulmamalıdır ki devletin itibarı, yöneticilerin şahsi itibarından büyüktür. Hiçbir makam devletin üzerinde, hiçbir şahsi menfaat milletin geleceğinden daha kıymetli değildir.
Bugün yaşanan Fon meselesinde devletin itibarı sarsılmıştır. Devletin itibarının sarsılması demek devletin nizamının bozulması demektir. Nizamı bozulan devletin içine düştüğü zaafı gören, bu zafiyetin sebebiyet verdiği hataları teşhis eden, teşhis neticesiyle birlikte tedavi yöntemini gösteren, göstermekle kalmayıp tedavi eden devlet adamlarına ihtiyacı vardır.Bugün ki gelinen noktada kaht-ı rical (devlet adamı eksikliği) sebebiyle teker dönmemekte, dönse bile araç uçuruma doğru sürüklenmektedir. Hz.Ömer’in adaletinden bahsedenler, kızım Fatma bile olsa koluna keserdim buyuran Peygamber’in (s.a.v) ümmetiyim diyenler bugün kendinden olanları kayırmakta, sözleri yalnızca söylemde kalmakta, icraat noktasında hiçbir fiil göstermemektedirler.
Devletin bekası, yalnızca bugünü kurtarmakla değil, gelecek nesillere daha güçlü bir ülke bırakmakla mümkündür. Bugünün dünyasında devletler yalnızca askerî güçleriyle değil; ekonomik bağımsızlıkları, teknolojik kabiliyetleri, diplomatik ağırlıkları ve toplumsal bütünlükleriyle de mücadele etmektedir.Türkiye’nin tarihî misyonunu yerine getirebilmesi için günübirlik siyasi hesapların ötesine geçen bir devlet aklına ihtiyacı vardır. Millî menfaatleri önceleyen, tarihinden güç alan, inancından ve medeniyet değerlerinden beslenen, ancak çağın gereklerini de doğru okuyabilen bir yönetim anlayışı inşa edilmelidir. Devlet yönetiminde şahıslar değişebilir, hükümetler değişebilir, siyasi dengeler değişebilir. Fakat devletin temel kurumları, millî menfaatleri ve milletin ortak geleceği değişen siyasi rüzgârlara teslim edilemez.
Nizam-ı Devlet, geçmişe duyulan romantik bir özlem değil; geleceği inşa etme sorumluluğudur.
Bizim anlayışımızda devlet; adaletle hükmeden, mazlumu koruyan, zalime karşı duran, güçlüden yana değil haktan yana tavır alan bir iradenin adıdır.Türk devlet geleneğinin bize bıraktığı en büyük miras, devletin bir kişinin veya bir zümrenin değil, milletin ortak emaneti olduğudur.Bu emanete sahip çıkmak; yalnızca yönetenlerin değil, sorumluluk taşıyan her vatandaşın vazifesidir.Unutulmamalıdır ki devlet, adaletle yükselir, liyakatle güçlenir, millî birlikle yaşar.Ve bizim ülkümüz; güçlü ordusu, bağımsız ekonomisi, adaletli yönetimi, ahlaklı toplumu ve itibarlı kurumlarıyla büyük Türkiye idealini gerçekleştirmektir.
Nizam-ı Devlet, yalnızca devleti ayakta tutmak değil; devleti milletin duasına, adaletin gücüne ve tarihin şahitliğine layık kılmaktır. Devlet ebed müddet, millet ilelebet!