29 Mayıs 1453, İstanbul’un Fethi ile yalnızca bir şehrin alınması değil; aynı zamanda yeni bir
hukuk ve yönetim anlayışının da başlangıcı olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrasında
kurduğu düzenle farklı din, dil ve milletlerden insanları bir arada yaşatacak bir sistemin
temellerini atmıştır.
Bu anlayışı yansıtan kıssa şu şekildedir:
Fatih Sultan Mehmet Edirnekapı’dan İstanbul’a girerken aşırı izdiham ve nümayişler yüzünden
bir türlü ilerleyemez ve o kargaşa sırasında yeni Müslüman olan bir Rum gencine atın
üzerindeyken Fatih’in dizi o gencin karın boşluğuna vurur. O genç Fatih’e bakar ve sanki bir özür
bekler. Ama Fatih görmez, devam eder gider. Buna çok üzülen genç, konuyu bir şekilde
Akşemseddin’e açar ve sitem eder: “Hani biz Fatih’i mütevazı diye anlattınız; ama bak bana
vurdu ve özür bile dilemedi.
”
Konuyu geçiştirmeden Akşemseddin olayı ciddiye alır ve ilk cuma namazının kılınacağı güne
kadar sabretmesini söyler. İlk cuma namazında hutbeyi Fatih Sultan Mehmet okur ve hocasını
namazı kıldırması için rica eder. Akşemseddin, ilk rekâtta Fâtiha Suresi’ni okurken şöyle okur:
“Elhamdülillahi Rabbil Müslimîn…
”
Tabii “Rabbil Âlemîn” olması gerekir. Fakat Akşemseddin bilerek ve iki defa bu şekilde okur.
Üçüncüde düzeltir ve “Rabbil Âlemîn” diye okur. Namaz sonrası Fatih Sultan Mehmet bunun bir
mesaj olduğunu anlar ve hocasına sebebini sorar.
Akşemseddin şöyle cevap verir: “Sultanım, Allah sadece Müslümanların Rabbi olsaydı ‘Rabbil
Müslimîn’ denirdi. Fakat Allah tüm yaratılmışların Rabbidir. Herkese ayrı ayrı ayırt etmeden
rızkını verir. Siz de bundan sonra sadece Türklerin, sadece Müslümanların padişahı değil, tüm
tebaanızdaki herkesin padişahısınız. Bir Rum gencine farkına varmadan diziniz değmiş ve
üzülmüş. Bundan sonra bakış açınız bu şekilde olursa, tebaanız da sizde rahat ve huzur bulur.
”
Bu anlayışın temelinde, hocası Akşemseddin ile arasında geçen ve sıkça anlatılan kıssa yer alır.
“Rabbil Müslimîn mi, Rabbil Âlemîn mi?” sorusu üzerinden verilen mesaj, yöneticinin sadece
belli bir zümreye değil, idaresi altındaki herkesin hukukuna riayet etmekle yükümlü olduğunu
ortaya koyar. Bu, modern anlamda eşitlik, hukukun kapsayıcılığı ve kamu otoritesinin
sınırlandırılması gibi ilkelerin erken bir yansımasıdır.
Fetih sonrasında hukuk alanında ortaya çıkan başlıca katkılar şunlardır:
1. Hukukun Evrenselliği ve Tebaanın Korunması
Fetihle birlikte İstanbul’da yaşayan gayrimüslim halkın can, mal ve inanç özgürlüğü güvence altına
alınmıştır. Bu durum, o dönem için oldukça ileri bir anlayış olup, farklı toplulukların kendi hukuklarıyla
yaşamalarına imkân tanımıştır. Osmanlı’daki millet sistemi, bu yaklaşımın kurumsallaşmış hâlidir.
2. Kanunlaşma ve Merkezî Hukuk Düzeni
Fatih Sultan Mehmet döneminde hazırlanan Fatih Kanunnamesi, örfî hukukun sistemli hâle getirilmesinde
önemli bir adımdır. Bu kanunname, devlet teşkilatından kamu düzenine kadar pek çok alanda yazılı
kurallar getirerek keyfî yönetimin önüne geçmeyi hedeflemiştir.
3. Yargı Teşkilatının Güçlendirilmesi
Kadıların yetki ve sorumlulukları belirginleştirilmiş, yargı mekanizması daha düzenli hâle getirilmiştir.
Kadılar, yalnızca yöneticilere değil, gerektiğinde padişaha karşı da hukuku uygulayabilen bir konumda
düşünülmüştür. Bu da hukukun üstünlüğü ilkesinin tarihsel köklerine işaret eder.
4. Vakıf Hukuku ve Sosyal Adalet
Fetih sonrasında kurulan vakıflar, eğitimden sağlığa, şehircilikten sosyal yardıma kadar birçok alanda
hizmet vermiştir. Vakıf sistemi, sosyal devlet anlayışının erken bir örneği olarak hukuki bir zemine
oturtulmuştur.
5. Şehir Hukuku ve Mülkiyet Düzeni
İstanbul’un yeniden imarı sırasında mülkiyet hakları düzenlenmiş, iskân politikaları hukuki çerçeveye
bağlanmıştır. Bu süreçte hem eski sakinlerin hakları korunmuş hem de yeni yerleşim teşvik edilmiştir.
Tüm bu gelişmeler, 29 Mayıs’ın sadece askeri bir başarı olmadığını; aynı zamanda adalet, hukuk ve birlikte
yaşama kültürünün kurumsallaştığı bir milat olduğunu göstermektedir.
Bugün bu tarihi anarken, fetihle birlikte ortaya konan en önemli mirasın, farklılıkları dışlamayan; aksine
onları hukuk çatısı altında koruyan bir anlayış olduğunu görmek gerekir. 29 Mayıs, bizlere güçlü olanın
değil, haklı olanın korunması gerektiğini hatırlatan tarihsel bir ders niteliğindedir.
Yüce Allah istifade edenlerden eylesin.