Yıllardır aynı filmi izliyoruz.
Sahne aynı, oyuncular aynı, senaryo her seferinde “bu defa farklı” diye pazarlanıyor.
Bir köşe yazarı çıkıyor;
“Un var, şeker var, yağ var, sıra helvayı yapmaya geldi”
diye yazıyor.
Masanın üstüne konan malzemelere bakıyorsunuz:
Geçici maddeler, altı aylık süreler, üç yıllık şartlar, kapalı kapılar arkasında kurulan kurullar…
Peki, helva tatlı da bu kazanın altını yakan ateş kimin evine düşüyor?
Yıllardır bu ülkenin sırtındaki yükü taşıyan millet, bu helvanın tarifine ne kadar dahil?
Faturayı Kim Ödeyecek?
Ortada “Terörsüz Türkiye” başlığıyla sunulan bir taslak var.
İddia büyük:
Silahlar bırakılacak, sınırlardan geçişler sağlanacak, siyaset yolu açılacak.
Ancak metnin satır aralarına bakıldığında, hukukun temel kavramlarının ve toplumsal hafızanın ciddi sınavlardan geçtiği görülüyor.
Farklı kesimlerin bu sürece bakışındaki parçalanmışlık, durumun karmaşıklığını özetliyor:
Siyasi iktidar ve destekçileri, konjonktürün uygunluğunu ve bölgesel dengeleri gerekçe göstererek bunu tarihi bir fırsat olarak sunuyor. Ancak geçmişte yaşanan tecrübelerin toplumsal bellekte bıraktığı izler unutulmuş gibi davranılıyor.
Muhalefetin bir kanadı ve milliyetçi refleksleri güçlü kesimler, adaletin terazisinin şaşmasından, hukuk önünde eşitlik ilkesinin zedelenmesinden endişeli.
Yıllardır ödenen bedellerin, bir kalemde “geçici düzenleme” adı altında meşrulaştırılması riskine dikkat çekiyorlar.
Kürt siyasi hareketi ve tabanı ise, atılan adımları bir anahtar olarak görmekle birlikte, kurumsal güvencelerin ve yasal çerçevenin yetersizliğinden, sürecin her an tersine dönebilecek dinamik yapısından kuşkulu.
Toplumun geniş bir kesimi ise yorgun.
Bir yanda barış ve huzur özlemi, diğer yanda derin bir güvensizlik.
Buradaki temel çelişki tam da bu noktada başlıyor: Hukuk stratejik bir enstrüman mıdır, yoksa toplumun adalet duygusunun teminatı mıdır?
Hukuk ilkeleri açısından bakıldığında, ceza adaletinin temel gayesi cezasızlık algısı yaratmamaktır. “Şunlar kapsamda, bunlar kapsam dışı” derken çizilen sınırların netliği, yargı etiği ve adalet duygusu açısından hayati önem taşır.
Suç ile ceza arasındaki orantılılık ilkesi bozulduğunda, mağdur olan tarafın adalet duygusu zedelenir.
İnsan hakları perspektifinden bakıldığında ise, yaşam hakkı en kutsal haktır.
Ancak yaşam hakkını korurken, adaletin tecelli etmediği bir vasat oluşturmak, gelecekteki toplumsal barışı tehdit eder.
Sosyolojik ve psikolojik boyutta ise derin bir “güven erozyonu” göze çarpıyor.
Toplum psikolojisi, geçmişte yaşanan kırılmaları, verilen sözlerin tutulmadığı anları unutmaz.
Şeffaflıktan uzak, sadece belirli kurul ve komisyonların yetkisine bırakılmış süreçler, toplumda “Bizden ne saklanıyor?” sorusunu doğurur.
Aidiyet duygusu zedelenen bir toplumda, kağıt üstünde sağlanan barış, sosyolojik anlamda kalıcı bir huzur getiremez.
Meseleyi temel evrensel ilkelere ve Kur’an’ın adalet ufkuna arz ettiğimizde, tablo daha da berraklaşır:
Kur’an’ın en temel ilkelerinden biri, adaletin mutlak anlamda ayakta tutulmasıdır.
“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin” ilkesi (Maide, 8), hem devletin hem de bireylerin karar alırken hislerle değil, hakkaniyetle hareket etmesini emreder.
Bir diğer temel ilke ise emanetlerin ehline verilmesi ve sözleşmelere tam uyulmasıdır (Maide, 1).
Süreçteki olumlu yan;
kanın durması, insanların yaşatılması ve toplumsal huzura niyet edilmesidir.
Zira yaşam hakkı korunduğunda, toplumun ihyası mümkün olur.
Ancak olumsuz ve riskli yan şudur:
Adalet terazisi bir tarafın lehine eğilir, mağdurun ve mazlumun hakkı gözetilmezse, ortaya çıkan durum Kur’an’ın reddettiği “zahiri bir düzeltme”den ibaret kalır.
Nisa Suresi 135. ayette vurgulanan, kendi aleyhinize de olsa adaleti ayakta tutma emri, siyasi hesapların adaletin önüne geçmemesi gerektiğini hatırlatır.
Şeffaflık, dürüstlük ve Ahde vefa (sözünde durma) ilkeleri ihlal edildiğinde, atılan adım erdemli bir adım olmaktan çıkar, pragmatik bir pazarlığa dönüşür.
Peki, gerçekten erdemli, kalıcı ve güvenli bir adım atmak için ne yapmak gerekir?
İlk olarak, süreç gizli kapılar arkasından çıkarılıp şeffaf, milletin gözü önünde ve Meclis zemininde tam bir toplumsal mutabakatla yürütülmelidir.
İkinci olarak, “güven-güvence” denklemi sadece söze değil, hukuki denetim mekanizmalarına bağlanmalıdır.
Silah bırakan unsurların sivil hayata entegrasyonunda, hukuka ve anayasal Düzene bağlılıkları sıkı bir şekilde izlenmeli; şiddeti, ayrımcılığı ve nefreti körükleyecek siyasal söylemlere karşı hukuki sınırlar net belirlenmelidir.
Üçüncü olarak, mağdur hakları göz ardı edilmemelidir.
Toplumsal helalleşme, adaletin tecelli ettiği duygusu oluşturulmadan başarılamaz.
Sivil entegrasyon süreçleri; sosyo-psikolojik rehabilitasyon, bağımsız denetim kurulları ve şeffaf izleme mekanizmalarıyla desteklenmelidir.
Sonuç olarak; tabelaya ne yazdığınız değil, içeride ne yaptığınız önemlidir.
Gerçek barış, sadece silahların susması değil, adaletin konuşmasıdır. Adaletin susup siyasetin konuştuğu bir denklemde atılan adımlar, topluma huzur değil, yeni soru işaretleri miras bırakır.
Vedat Kat
Ağustos 2026 – Bursa