Dünya tarihine dönüp baktığımızda hep aynı tabloyla karşılaşıyoruz güçlünün güçsüzü ezdiği ya da ezmeye çalıştığı bir düzen. Oysa yeryüzü insanlığın ortak evi olmasına rağmen ne var ki bu ev, tarih boyunca en büyük yıkımı deprem, sel ya da kuraklık gibi doğal afetlerden değil belli bir azınlığın bitmek bilmeyen güç hırsı ve açgözlülüğünden gördü. Dünya haritasına dikkatle bakın. Bugün yoksullukla itham edilen birçok ülke, bir zamanlar altını, petrolü, elması, verimli toprakları ve köklü kültürüyle ayakta duran coğrafyalardı. Aslında bugün de yer altı kaynakları bakımından zenginler. Değişen tek şey, bu zenginliklerin kimin kontrolünde olduğu. Batılı ve işgalci devletler bu kaynakları adil şekilde paylaşmak yerine her daim sahip olmayı tercih etti.
Sömürgecilik adı altında ülke kaynakları başka ülkelere taşındı, halkları açlığa ve yoksulluğa mahkum edildi. Koskoca kıta talan edilirken insanlar köleleştirildi ve sınırlar cetvelle yeniden çizildi. Peki bununla yetinildi mi? Elbette hayır, kendi çıkarları uğruna bu topraklar yıllarca iç savaşların içinde bırakıldı. Ülkeler istikrarsızlaştırıldı. Bir yandan iç savaş körüklendi, diğer yandan silah satışı ile o savaşlardan kazanç elde edildi. Sonra da dönüp “bunlar geri kalmış ülkeler” denildi. Bu zulümlerin en dikkat çekici yani ise savaşların, çoğu zaman en çok silah satanların işine gelmesi. Bir tarafta insanlar evlerini, çocuklarını ve sevdiklerini kaybederken, diğer tarafta birileri kasalarını dolduruyor. Bir şehir bombalanıyor, ardından o şehrin yeniden inşası bile yeni bir kazanç kapısına dönüşüyor. Zulümden ve acıdan bile para kazanılan bir düzen kurulmuş durumda tıpkı günümüzde yaşanan Gazze soykırımı gibi..
Bugün dünyada yaşanan birçok sorunun temelinde belli bir güruhun açgözlülük yatıyor. Daha fazla kazanma hırsı, daha fazla güç sahibi olma isteği ve belli bir azınlığın refahı. Bunun bedelini ise hiçbir suçu olmayan insanlar ödüyor ve milyonlarca insan doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalıyor. Ve günümüzde artık savaşların ülkeler için maddi, manevi ciddi sonuçları olduğu aşikar. Bu nedenle klasik savaşların yerini iklim üzerinde etkili olabilecek teknolojiler, biyolojik tehditler ya da medya aracılığıyla yürütülen algı ve zihin operasyonları gibi farklı yöntemler aldı diyebiliriz. Geçmişte sömürü, ülkeleri açıkça talan ederek yapılırdı bugün ise küresel ölçekte dayatılan kriz söylemleri üzerinden daha örtülü yöntemlerle sürdürülüyor.
Kısaca özetleyecek olursak, kendi çıkarlarınız uğruna ülkeleri savaşın ve çatışmaların içine sürükleyecek, doğal kaynaklarını sömürecek, ardından da onları “üçüncü dünya ülkeleri” diyerek küçümseyeceksiniz. Bitmeyen krizler yaratarak silah satacak, istikrarsızlığı besleyecek ve bunun bedelini yine masum insanlar ödeyecek. Sonra da dönüp dünyanın en büyük sorununun insanların kullandığı klimalar olduğunu söyleyecek, ineklerin çıkardığı gazları suçlayacaksınız. Oysa dünyaya en büyük zararı veren şey klimalar yada inekler değil açgözlülük, sömürü, savaş politikaları ve insan hayatını çıkar hesaplarının gerisinde gören anlayıştır. Cihan imparatoru Fatih Sultan Mehmed Han’ın ifadesiyle adalet öldüğü gün devlet ölür. İnsanlık da gücün değil, adaletin hüküm sürdüğü bir dünyayı inşa ettiği gün, daha yaşanabilir bir dünya da yaşayabilir. O zaman belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi dünyayı gerçekten her anlamda kim kirletiyor? Sıradan insanlar mı, yoksa kendi çıkarı uğruna ülkeleri ateşe atmaktan çekinmeyenler mi?
Eyvallah..