Kayyum tartışmaları, vekil transferleri ve perde arkasındaki kirli denklemler. Türkiye’de siyaset artık projelerin, milletin derdinin ve çözüm önerilerinin yarıştığı bir alan olmaktan uzaklaştırılıyor. Gündem; ekonomik kriz, emeklinin hali, gençlerin gelecek kaygısı ya da üretim politikaları yerine “kim hangi partiye geçecek”, “kime kayyum atanacak”, “hangi belediye hangi operasyonla anılacak” başlıklarına sıkıştırılıyor. Siyasetin asli meseleleri konuşulmaz hale gelirken, toplumun önüne sürekli gerilim ve manipülasyon odaklı bir siyaset dili sürülüyor.
Özellikle ana muhalefet üzerinden yürütülen “CHP’ye kayyum atanır mı?” tartışmaları günlerdir siyasetin merkezine oturtulmuş durumda. Henüz ortada netleşmiş bir hukuki süreç yokken, televizyon ekranlarında ve sosyal medya hesaplarında yapılan yorumlarla adeta siyasi mühendislik havası oluşturuluyor. Demokrasi adına kaygı duyan milyonlarca vatandaş ise doğal olarak şu soruyu soruyor: Türkiye’de siyaset gerçekten sandıkla mı şekillenecek, yoksa kulis hesaplarıyla mı?
Bir başka dikkat çeken başlık ise partiler arası milletvekili ve belediye meclis üyesi transferleri… Özellikle Yeniden Refah Partisi içerisinden bazı isimlerin farklı siyasi yapılara yönlendirilmesi iddiaları, siyasetin etik boyutunu yeniden tartışmaya açtı. Seçmenin oy verdiği siyasi kimlikler, seçimden kısa süre sonra başka adreslere taşınıyorsa burada sorgulanması gereken ciddi bir temsil sorunu ortaya çıkıyor.
Vatandaş sandıkta bir isme değil; bir davaya, bir siyasi çizgiye ve bir dünya görüşüne oy verdiğini düşünüyor. Ancak seçim sonrasında yaşanan transfer iddiaları, siyasi sadakatin yerini makam hesaplarına bıraktığı yönündeki eleştirileri güçlendiriyor. Özellikle yerel yönetimlerde belediye meclis üyeleri üzerinden yürütülen temaslar, kamuoyunda “arka kapı siyaseti” yorumlarına neden oluyor.
Kulislere düşen bir diğer iddia ise İYİ Parti içerisinden bazı milletvekillerinin Milliyetçi Hareket Partisi saflarına geçeceği yönündeki söylentiler… Resmiyet kazanmamış olsa da bu tarz haberlerin sistematik biçimde servis edilmesi bile siyasetin güvenilirliğine zarar veriyor. Çünkü artık seçmenler siyasi partilerin projelerini değil, “kim kiminle pazarlık yapıyor” sorusunu konuşmaya başlıyor.
Türkiye’de siyaset uzun süredir fikir üretmek yerine sayı hesabına indirgenmiş durumda. Mecliste kaç sandalye kazanılacağı, hangi belediyenin nasıl kontrol altına alınacağı ya da hangi siyasi yapının nasıl parçalanacağı üzerine kurulu bir denklem oluşturuluyor. Bu tablo ise vatandaşta büyük bir güvensizlik oluşturuyor.
Toplumun beklentisi çok net: İnsanlar artık kavga değil çözüm görmek istiyor. Ancak gündem sürekli siyasi operasyon tartışmalarıyla meşgul edildiğinde ekonomik kriz, yüksek enflasyon, işsizlik ve sosyal çöküş ikinci plana itiliyor. Siyaset kurumu kendi iç hesaplaşmalarına gömüldükçe milletin gerçek gündemi daha da ağırlaşıyor.
Bugün gelinen noktada en çok zarar gören şey ise demokrasiye olan inanç oluyor. Çünkü vatandaş, verdiği oyun ertesi gün farklı hesapların konusu haline geldiğini gördüğünde siyasetten uzaklaşıyor. Sandığa olan güvenin korunması için siyasi etik ve şeffaflık artık her zamankinden daha önemli hale geliyor.
“Milletin Gündemi Başka, Siyasetin Gündemi Başka”
Transfer hesapları arasında kaybolan gerçek sorunlar
Türkiye’de vatandaş pazara çıktığında fileyi dolduramıyor, gençler iş bulamıyor, emekliler ay sonunu getiremiyor. Ancak siyasi gündeme bakıldığında konuşulan konuların büyük kısmı yine koltuk hesapları, parti içi operasyonlar ve vekil transferleri oluyor. İşte tam da bu nedenle toplumun önemli bir kesimi artık yüksek sesle şu tepkiyi gösteriyor: “Siyaseti kirletiyorsunuz.”
Çünkü siyaset; milletin sorunlarına çözüm üretme zemini olmaktan çıkıp, güç savaşlarının merkezine dönüşüyor. Her gün yeni bir kulis bilgisi servis ediliyor. Bir gün kayyum iddiası, ertesi gün vekil transferi, başka bir gün parti içi tasfiye senaryoları… Bu tablo ister istemez vatandaşta “Türkiye’nin gerçek gündemi neden konuşulmuyor?” sorusunu doğuruyor.
Özellikle son dönemde siyasi partiler arasındaki geçişlerin sıradanlaşması, seçmenin demokrasiye bakışını da zedeliyor. Bir siyasi partinin çatısı altında seçilen isimlerin kısa süre sonra başka partilerde görülmesi, “milli irade” kavramını tartışmalı hale getiriyor. Çünkü vatandaş seçim döneminde verilen sözlerin korunmasını bekliyor.
Siyasetin en önemli sermayesi güvendir. Ancak bugün ekranlarda ve kulislerde dolaşan senaryolar, bu güven duygusunu aşındırıyor. İnsanlar artık seçim sonuçlarının değil, perde arkasındaki pazarlıkların belirleyici olduğuna dair bir algıyla karşı karşıya bırakılıyor. Bu algının büyümesi ise demokratik sisteme zarar veriyor.
Öte yandan siyasi gerilim dili toplumu da kutuplaştırıyor. Sürekli kriz üreten, tansiyonu yükselten ve karşı tarafı düşmanlaştıran söylemler toplumdaki fay hatlarını daha da derinleştiriyor. Oysa Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey yeni kavga alanları değil; ortak akıl, üretim, adalet ve ekonomik toparlanma.
Vatandaş artık televizyon ekranlarında siyasi transfer haberleri görmek istemiyor. İnsanlar çocuklarının geleceğini, mutfaktaki yangını, kiraları ve hayat pahalılığını konuşmak istiyor. Ancak siyaset kurumu kendi içinde oluşturduğu gündemle milletin gerçek sorunları arasına kalın bir duvar örüyor.
Bugün siyaset kurumunun önünde önemli bir sınav bulunuyor. Ya toplumun beklentilerine kulak verilip güven veren bir siyaset dili kurulacak ya da transfer hesapları ve operasyon tartışmaları arasında halkın siyasete olan inancı daha fazla yıpranacak.
Çünkü vatandaş artık şunu açıkça söylüyor:
“Biz hizmet bekliyoruz, hesaplaşma değil.”